Eftelya

  • Yazdır

alt

Fırtına kopuyor. Evlerin camları sımsıkı kapalı, el ayak çekiliyor sokakta. Çocuklar, unutup masalları saklanıyorlar yorganın altına. Bahçedeki ayçiçeklerin yüzü eğildikçe  toprağa, kabak çiçekleri kopup savruluyor yan bahçeye davetsiz. Avluda unutulmuş boş kutuların şangırtıları, müştemilattan gelen sesleri bastırıyor. Fırtına, tiz bir feryadı gizliyor bu gece. Bir adam rüzgârın hırçınlığını sabahtan beri büyüttüğü öfkesiyle, bastırıyor. Vurdukça vuruyor. Dövdükçe dövüyor. Kızıl gözleri fener ışığı gibi parlayıp sönerken, çocuk elleriyle vücudunu saklamaya çalışıyor çaresiz.

 

Zerkubî, tezgâhında altın dövüyor saatlerdir. Çekicin tın tın sesiyle güzelleşen yonca yaprağı parladıkça, parlıyor.

 

- Zerkubî, duy !

 

Çember çember genişleyen öfkenin sesini duymuyor musun ? 

Yankısı ulaşmıyor mu sana ?

Kapılar sürgüleniyor bak, üzerine. Demir tellerle ağ örülüyor ellerine. Aç kapıları, erit tüm sürgüleri. Sök at demirden ağı.

Bu sesler, senin seslerin değil. Dinle. Durduğu yer, senin gitmek istediğin yer değil. O’na Altıntop dediklerine bakma Zekubî. Aldanma bu seraba. Küçük bedeni hiç parlamadı ki altınların gibi. Büyüdükçe kömürleşti, kömürleştikçe de söndü, çalındı çocukluğu gün gün.

 

- Dön Eftelya,

 

Dönmedi. Sırtında kâh bir kemer, kâh bir demir parçasının açtığı yaralar, kulağında hâlâ yankılanan şakırtıları ile kayboldu gecenin karanlığında. Fırtına dindi, sabah oldu. Mahalleli uyandı. Avluda ondan geriye, bir çift ayakkabı, dört yapraklı altın yonca küpe, bir küçük çekiç buldular. Köşede bir hırsız yoncaya bakmakta iştahla.

 

İsra Doğan

/2011/

Son Güncelleme: Cuma, 16 Aralık 2011 16:43