Mevlana Diyor ki:

Kimde sevgi varsa, Allah'ın varlığı ondadır.


Güneş ve Ölüm (Giriş, II, III)

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

Güneş ve Ölüm çalışma başlığıyla yazmaya başladığım öykümün ilk 3 bölümünü sunuyorum.

'2012 Ölülerin İntikamı' öykümün bir diğer koldan; Kaan'ın gözünden gelişimini yazıyorum. Zombi öyküsü, yaşayan ölüler öyküsü yazmak istemiştim ve proje bir sene önce böyle başlamıştı. Tabii "dünyalar yaratma sevdalısı" olarak bu hikayeler için de bir konsept oluşturmam ve bu anafikri geliştirip dünyayı dayandıracak bir temel kurmalıydım. Ana düşünce üzerinde uğraşarak bir tema ve sebep sonuç bağı kurdum.

Zombiler? Niye zombiler ve 2012? Nerden çıktı bunlar? Zombiler mi, bırak ya, nasıl olur? Bunlar nasıl zombi? Niye zombi oldu insanlar, niye öldürüyorlar diğerlerini? Peki kimileri zombiye dönüşürken ve kimileri de dönüşmezken diğer dönüşenler neye dönüşüyor? Dünyaya neler oluyor? Ses nereden geliyor? Sesin amacı ne? Ses dost mu yoksa düşman mı? Bu işin sonu nereye varacak?

Bu soruların cevaplarına dair sağlam bir fikir verecek kadar açık yazdığımı düşünüyorum. Tabii herşeyi de ortaya sermedim ama cevaplar büyük ölçüde içeride. Öyle hemen zombi kafası patlatan aksiyon arıyorsanız, üzgünüm. Yanlış öykü. Zombiler ve diğerleri ile dolu bir dünyaya giriş öyküleri bunlar. Bunları yazmadan daha aksiyonlu maceraları yazmak içime sinmedim. Sahne, kostüm ve dekor olmadan bir tiyatro oyunu oynanması gibi eksik olacaktı. Hikaye kendini yavaştan inşa ediyor.

****

İki arkadaş Antalya'nın mevsim normalleri üzerindeki havasında bir cennet bahçesinde yürüyordu.

Krysos Oteli'nin iki kıdemli güvenlik görevlisi olan Özge ve Kaan rutin devriyelerinde duvar boyunu geziyorlardı. Çevreleri ağaçlıklar, yeşil ve bakımlı çimenler, rengarenk ve zengin kokulu çiçeklerle doluydu. Kuş sesleri ve tatlı rüzgarın yapraklarını hışırdattığı ağaçların sesi rüzgarın tatlı uğultulu müziğine katılıyordu. Hava Aralık ortalarına gelinmiş olmasına rağmen hala sıcaktı ve geceleri olmasa da gündüzleri kısa kollularla gezmek hiç sorun değildi. Bahar günlerini hatırlatan bu güzel günlerden Rus ağırlıklı otel müşterileri de hiç şikayetçi değildi hani. Havuz başı ve kumsal insan kaynıyordu.

"Yavrular nasıl?" diye gülümseyerek sordu Kaan. Kaan orta boylu ve atletik yapılı sağlam birisiydi. Yirmi dokuz yaşındaydı ama yaşına göre daha olgun gösteriyordu. Hayat ona pek iyi davranmıyordu özel hayatında. Bunu gözlerinden okumak mümkündü. Arkadaşları ve umudu ile hayatta kalan birisiydi Kaan.

Özge yorgun bir gülümsemeyle cevap verdi. Yirmi yedi yaşındaki esmer genç kadının yeni doğum yaptığına inanmak zordu. Bir yetmişlik boyu ve neredeyse kaslı sayılabilecek amazonvari vücudu ile muhteşem görünüyordu.

"Hakan abiliği çok çabuk öğrendi, Buse'ye çok sahip çıkıyor. Ama bunun ötesinde hala çok yaramaz. Ortalığı birbirine katıyor. Bir sürü şikayet alıyorum hergün. Buse de biliyorsun işte be. Ben yokken epey huysuzlanıyormuş. Özgür evdeyken sorun yok ama Svetlana'nın hayatını karartıyormuş."

"Eh, biraz daha zaman geçince alışacaktır. Svetlana gibi bir bakıcım olsa ben çok çabuk alışırdım." diyerek ve gülerek şakaya vurdu Kaan.

Özge de güldü ve hemen cevapladı.

"Ayarlayabilirim. Çok yakışırsınız. Çok tatlı bir kız. Hem güzel hem de hayat dolu, sevecen,"

"Hoop dedik. Dur, anladık. Harika bir hatun. O kadarını biliyoruz. Hatırladın mı sizi ben tanıştırdım. Svetlana çok iyi bir kız. Biraz da bu yüzden ona yanaşmıyorum."

"Kötü kızlardan mı hoşlanıyorsun lan manyak?" diye çıkıştı Özge.

"Yok be abisi. Ne dediğim sen anladın."

"Bir b...k anlamadım. Beste'den ayrıldığından bu yana bir yerde dikiş tutturamadın. O kadar darbe yemedin biliyorum. Ne oldu lan sana?"

"Dikiş tutturamadın derken? Ben elimden geleni yapıyorum," diye gülümseyerek cevap verdi Kaan. Cidden de çabalıyordu hani.

"Yav bırak bu ayakları," diye kızdı Özge. Bir küfür savurdu. Kaan gülerek somurttu.

Kaan ile Özge yıllar ötesine giden arkadaşlıklarıyla çok samimi iki iş arkadaşıydı. Özge'ye buradaki işi Kaan bulmuştu ve 5 sene boyunca günün 12 saatini beraber geçirmek ikisini çok yakınlaştırmıştı.

Zaman zaman ikisi de bütün dünyanın, statülerin, isimlerin, sosyal ve kültürel sınırların ortadan kalkıp tek bir zihin ve ruha bürünüp karıştıklarını; O derece yakınlaştıklarını hissediyordu. İkisi candostuydu. Birara ilişkileri malum boyuta doğru çekilir gibi olsa da sonra süratle birbirlerine o şekilde uygun olmadıklarını çabucak anlamıştılar. Sonuçta iki kan kardeş olarak kalmalarının çok daha muhteşem olduğu konusunda ikisi de hemfikir olmuştu. Kaan daha sonra Özge'nin nikah şahidi bile olmuştu.

"Daha ne yapayım lan manyak. Elimden geleni yapıyorum. Beste elimde patladı. Olmadı. Hatun evlenmek, çocuk yapmak istiyordu. Benden beklentileri vardı. Ben bugünü sunabilirken o benden hep yarını istedi. Aramızda aşamayacağımız mesafeler vardı. Olmayacaktı. Olmadı."

Özge bir şey demedi. Bu konuyu daha önce de konuşmuştular ve Kaan'ın haklı olduğu yerler az değildi.

Kaan devriye rotasında yürürlerken devam etti konuşmaya. Rahatlatıyordu genç adamı bu devriye muhabbetleri.

"Sinem hanıma gelince," diyerek bir ah ederek biraz durakladı Kaan. Sinem hanım otel müdürünün asistanı olan genç ve zarif hanfendiydi.

"Beste'den sonra o olabilir diye hissetmiştim. Aşk... Ya da belki de sadece o olsun istemiştim. Ama o da olmadı. Yine yüzüme gözüme bulaştırdım. Bir çay içmeye daveti bile beceremedim. Sanırım ben yerli hatunlarla konuşmayı hiç öğrenemeyeceğim. Oysa yabancılarla hiç sıkıntım yok, bu çok garip," diyerek güldü Kaan. Özge de buna güldü. Gerçekten de Kaan'ın otelin müşterisi olan Rus ve Ukraynalı hanımlar arasında hiç zorluk çektiğini görmemişti.

"Yüzyüze konuşmak yerine mesaj atmak biraz salakçaydı kabul ediyor musun?" diye sordu gülen Özge.

"Tamam, kabul. Ama ben güvenlikçiyim o müdürün asistanı. Konuşma fırsatı yaratmak pek öyle kolay değil, ben de sabırsız davrandım kabul. Ve biraz saçmaladım."

"Aslında," diyerek araya girdi Özge, "Mesajında saçmalamamışsın. Okudum, biliyorum. Tamam, dört dörtlük bir şey değildi ama birisi bana bu şekilde yaklaşmak istese en azından onunla bir çay içip, olup olmayacağından emin olmak isterdim. Biliyorsun bir insanı tanımak için karşı karşıya gelip gözlerine bakmak, bir kaç dakika geçirmek gerekir. Bu kadarı için sana şans vermemesini kabaca buldum."

"Kabalık Türk hatunlarında standart zaten Özge. Kusura bakma. Yok lan hemen asma suratını. Öyle ama. Bak ikimiz de burada Ukraynalı, Rus, Norveçli, İngiliz bir sürü ülkeden insan görüyoruz. Sana söylememe gerek yok. Görüyorsun. Türk hatunları kaba."

Kaan Özge'nin bozulan suratına bak baka devam etti. Cidden yabancı hatunlarla şansı hep iyiydi ama yerli hatunlara gelince sürekli bir reddedilme, terk edilme durumu vardı.

"Özge, sözüm meclisten dışarı, bizim hatunlar hem kaba, hem incelikten uzak, hem düşüncesiz, hem bakımsız-özensiz hem de bütün bunların üstüne tüy dikercesine burnu bir karış yukarda, kendini beğenmiş. Ne sanıyorlar kendilerini cidden merak ediyorum."

"Ağır ol lan. Hemcinslerimi sana yedirmem. İntikamcı gaddar. Pis Türk erkeği. Elin Rusları bizden daha mı iyi lan?" diye çıkıştı Özge. Cidden kızıyordu şimdi bak.

"Abla kusura bakma ama durum bu. Melanie'yi hatırlıyor musun?"

"Saçmalama Kaan. Nasıl unuturum onu, ve senin salaklığını," diye hatırlayarak konuştu Özge. Melanie ve Kaan bir yaz boyunca sevgili kalmıştılar. Melanie mükemmeldi.

"Melanie nasıldı? Kibar, insancıl, sempatik, güleryüzlü muhteşem bir insandı. Erkeğine ilgili ve yakındı, gülümsüyordu. Fiziğinden söz bile etmeyeceğim..." diyerek bıraktı Kaan. Melanie taş bebek gibi bir hatundu ve bir yere adım attığında bütün başların ona dönüp uzun süre onda kalması işten değildi.

"Yatırmayı cidden istediğim tek hatun Melanie'ydi," diye biraz dalgın biraz gülümseyerek konuştu Özge.

"Hööööst!" diye gülerek araya girdi Kaan. Özge bir ara deneysel manada lesbiyen takılma noktasına geliyordu neredeyse ve tam bu aşamada kocası olacak Özgür ile tanışmıştı. Aslında onları Kaan tanıştırmıştı.

"Demek istediğim şu ki elin Rus peri kızlarının eline su dökemez bizim hatunların çoğu. Hem de fizikten bahsetmiyorum bak, sadece ruh inceliğinden, alçak gönüllülükten bahsediyorum. Ben artık yerli hatunlardan vazgeçmeye karar verdim," diye kararını yarı şaka yarı ciddi söyledi Kaan.

Özge bir yandan yapma be diye surat asarken bir yandan da gülüp takılıyordu.

"Derya hanım nolcak? Hatun senin içine düşecek neredeyse. Bu konuda bir şey yapmayacaksın demek mi oluyor bu?"

Kaan güldü. Özge'nin gözünden de bir şey kaçmıyordu.

Derya hanım otelin halkla ilişkiler bölümünde işe yeni girmiş bir hanfendiydi ve çalınan çantasını bulup teslim ederken tanışmıştı Kaan ile. Aralarında yavaştan bir selamlaşma ve merhabalaşma başlamıştı. Derya hanımın Kaan'ın yanındayken yüzünde utangaç ve tatlı gülücüklerin açması sadece Kaan'ın hayalgücü değildi. Kaan da için için ona doğru sürüklendiğini görüyordu, adımları onun olduğu taraflara daha sık gidiyor, gözleri onun olabileceği yerlerde onu arıyordu. Ve bu durum içinde tatlı bir heyecan da yaratıyordu... Ama...

"Derya hanım biraz havai. Yani çocuksu manada, çok tatlı. Çok konuşuyor. Bülbül gibi bir şey," diyerek güldü Kaan. Özge de güldü. Gerçekten de Kaan'ın aksine Derya tam bir makineli tüfek gibi konuşup duruyordu. "Biraz da havalı ama aslında çok saf ve temiz birisi olduğu belli," diye acı bir gülümseme ile güldü genç adam.

Özge yine kızıyordu ama.

"Daha ne olsun lan. Fıstık gibi hatun. Tatlı, güzel, çıtı pıtı bir şey. Bir yazılsana, bir iki selam, günaydın, hafiften bir iki havadan sudan sohbet denemesi. Derken bir çay filan içersiniz? Yemek? Sinema? Söz? Nişan? Düğün?"

Kaan gülerek ve patlayarak araya girdi.

"Çoçuk? Al işte a...na koyim, kız milleti değil mi. Hemen evlendirdin beni."

"Azını yırtarım pislik. Evlenmeyip de napcan. Turşusunu mu kurcan. Tohuma kaçcan olum."

Kaan da çıkıştı.

"Daha benimle flört etmeden evlilik lafını açan hatuna sadece yolu gösteriyorum. Çektirsin gitsin."

"Yani 'bana vermeden' demek istiyorsun?" diye sertçe sordu Özge.

"Bana vermeyen turşusunu kursun. Dünyada kutu mu yok. Ama mevzu o değil, aşk var aşk. Aşkta hesap olmaz. Aşk yoksa yok..." diyerek konuyu tam derinleştiriyorlardı ki kameriyelerin olduğu köşeye geldiklerini gördüler. Ve bu köşede küçük, program dışı bir toplantı olduğunu gördüler. Otelin büyük başlarından dördü ve asistanları buradaydı. Tabii Sinem hanım da.

Aradan altı ay geçmişti ve bir iki beden ile Derya hanıma dair kalp çırpıntıları araya girmişti. Ama Sinem'i görünce Kaan'ın içi yine bir başka garip oldu.

Beyaz daracık bir gömlek, beyaz daracık bir pantolon, uzun kumral saçlar ve çok çekici bir hava veren gözlükler. Sinem çok şık ve harika görünüyordu. Saçları muhteşemdi yine. Uzun saçlara dayanamazdı zaten Kaan. Sinem'in vücudunun geri kalan tarafları da Kaan'ın aklını başından alıyordu. Küçük ve biçimli göğüsleri vardı, ince bir beli ve biçimli bacaklarıyla muhteşem bir poposu vardı.

Kaan Sinem'in poposuna bayılıyordu; Salına salına giderken oynayışına, tatlı tatlı çalkalanıp o karşı konulmaz sıkma ve avuçlama hislerini yaratmasına bayılıyordu. Şu anda bu beyaz ve daracık kılık içindeki haliyle Sinem kesinlikle Kaan'ın canına okuyordu.

Sinem onları belki görmüştü belki görmemişti. Ama toplantı dağılmıştı ve şimdi aynı yürüyüş rotasında otele doğru önlerinden giderken Kaan'ı mahfediyordu.

Kaan Sinem'den aldığı ters cevaba bozulmuştu. Reddedilmek her erkek evladının az ya da çok yaşadığı standart bir durumdu. Bunda gereğinden fazla sorun yoktu. Bozulmasının nedeni reddedilmesi değildi. Reddedilme şekliydi. Aldığı cevabın tonu hoşuna gitmemişti. Basit bir hayır yeterli olacakken aldığı cevap biraz zoruna gitmişti doğrusu. Öfke gelmişti sonra. 'Orospu' demişti içinden.

Ama Kaan pek kin tutmayı beceremezdi. Ve zaman geçtikçe bunu da çokca unutmuş daha doğrusu o ilk günlerdeki kadar önemsemez olmuştu. Bazen oluyordu öyle. Yapacak bir şey yoktu. Demek ki gözünde çok büyütmüş ve biraz yanlış değerlendirmişti Sinem'i. Gözleri ve sözleri aslında olmadıkları biçimde anlamıştı heralde. Yapacak bir şey yoktu. Yeni yollara yürümekten başka.

Yine de Sinem hala çok hoş ve etkileyici bir hatundu. Olmaması ya da haddinden fazla değer vermesi bir şeyi değiştirmiyordu. Hala güzel ve beğenilmeye değer bir hatundu. Ve Kaan da onu hala beğeniyordu. Ama bu artık daha temkinli ve uzak mesafeli bakışlarla duyulan daha soğuk bir beğeniydi. Müzedeki bir sanat eserini beğenmekten daha öteye giden bir şey değildi. Müzedeki sanat eserine dokunamazdın, eve götüremezdin, sarılamazdın, öpemezdin. Sadece bakardın. İşte hepsi o. Soğuk ve uzak. Ruhsuz.

Bana elini vermeyen elini naparsa yapsın diyordu Kaan. Bu aralar artık daha az duygusal ve daha hayvani takılmaya karar vermişti. İnsan olmaktan, iyi olmaya çalışmaktan, doğruları yapmaya çalışmaktan yorulmuştu Kaan.

Kaan bu önlerinde salına salına yürüyen popoyu bütün gün izlese de asla yorulmazdı.

"İçine bir şey giymediğine bahse girerim," diyerek önerdi Kaan.

"Bence bir g-string. Ama haklı da olabilirsin. O kadar sıkı bir pantolon ve hiç iz yok," diye konuştu Özge. Sonra durdu durdu ve eklemeden edemedi.

"Off yaa, gerçekten de çok hoş bir poposu var. Nasıl da sallanarak gidiyor şuna bak ya."

"Bakıyorum canım. Zaten gözlerimi alamıyorum. O popoyu kucağa alıp... Neyse... Anladın sen onu..."

"Evet Kaan. Tam hayvan oldun bu aralar. Dün kapıdaki İtalyan hatuna bakışını gördüm. Gözlerinle soyup yedin bitirdin hatunu oracıkta."

"İyi de hatun halinden memnundu. İltifat olarak baktım ve kabul etti. Nazikçe gülümseyip gülümsememi kabul etti. Cidden çok hoş bir çifte kavrulmuş esmerdi Özge. Teninin pürüzsüzlüğünü ve yumuşaklığını on metreden hissedebiliyordun. Mükemmel bir vücudu vardı. O mini etek ve şeffaf gömlek de çok cömertti doğrusu. Eridim bittim orada. Hala hatırladımda duvarlara tırmanasım geliyor."

"Azmışsın olum sen."

"Haklısın. Bu aralar Ayça'ya uğramalıyım. İzinden döndüğünden beri görüşemedik."

"Sizinki garip bir ilişki..." diye gülümseyerek ve onaylamazca kafa sallayarak konuştu Özge.

Ayça otelin spor salonunda görevli etkileyici ve son derece atletik, son derece semptaik çılgın bir genç kadındı.

"Bizimki bir ilişki sayılmaz. Ayça hoş ve iyi bir hatun. Arkadaşlığını, muhabbetini seviyorum. Beraber iyi eğleniyoruz. Atletik ve kışkırtıcı bedenini de bu denkleme ekle. Bir de ikimiz de bu aralar ciddi bir ilişkiden ziyade bizi dinlendirecek şekerleme kıvamında bir şeyler arıyoruz. Aramızda böyle saygılı bir arkadaşlık var."

"Yani sadece s...işiyorsunuz."

Kaan onaylamazca başını iki yana sallayarak bu pis ağızlı lafa gülüyor ve bir yandan da hala Sinem'in sallana sallana giden o kışkırtıcı muhteşem poposunu izliyordu. Çok hoştu Sinem.

"Sadece s...işmiyoruz. Beraber neşeyle harika vakit geçiriyoruz. Çok dürüst bir şey. Herşey ortada ve yalan dolan yok. Beklentiler yok. Beni kabul ediyor ve bu çok hoşuma gidiyor," diyerek konuştu Kaan.

Özge bunun üstüne bir şey söylemedi. Bu aralar Kaan'ın dinlenmeye ihtiyacı olduğu doğruydu. Bu şekilde dinleniyorsa varsın öyle olsundu. Ama bir yandan da üzgündü Özge. Kaan'ın da sevgiyi bulmasını diliyordu bütün kalbiyle.

***

Gecenin bir yarısıydı. İşten sonra Ayça ile oteldeki bir boş odaya kendilerini atıp hasret gidermiştiler. Hem de ne hasretti doğrusu. Güvenlik kapıya gelip gürültüye bakmıştı ama kapıya çıkan beline havlu sarılı Kaan'ı gören Dilek ve Cem gülümseyerek hafızalarını silmişlerdi.

Ayça geceyi de beraber geçirmek istemişti ama Kaan onu öğleden sonra bir piknik sözü vererek bu gecelik yalnız bırakmıştı. Bir Concours14 olan afilli motorsikletiyle bu tatlı hatunu evine bıraktıktan sonra kendi evine salına salına sürmüş ve yol üstünde gece için bir iki alışveriş yapmıştı. Hafta sonuydu. Bunun anlamı oyundaki arkadaşlarıyla yine saatlerce akında olacaklarıydı.

Aslında pürüzsüz bir akın ortalama iki saat içinde tamamlanıyordu ama gırgır şamata ve aylaklık derken bir iki beklenmedik wipe(bozgun) geliyordu. Haydi silbaştan oluyordu ondan sonra. Süre uzuyordu. Kutlamalar ve bekleme süreleri için Kaan hazırdı. Şekersiz meyve suları ve tamamlayıcı olarak mısır cipsi ile çıtlamak için çekirdek almıştı. Akın gecelerinde perhizi bozup aburcuburun dibine vuruyordu bazen. İyi ki sadece 3 gece akına gidiyordular yoksa formunu koruması pek de mümkün olmazdı o gidişle. Yıllardır hergün koşulan üç kilometre ve bir saat süren çılgın spor sayesinde kendini dinç ve biçimli tutabiliyordu. Yıllardır değişmeyen rutinlere sahip bir yaşam süren ve değişimden hoşlanmayan birisiydi Kaan.

Kaan yine de aslında hiç de sıradan birisi değildi. Pek çok insan bu dünyada kör bir yaşam sürerken ve burnunun ucunu görmekten acizken Kaan gözleriyle yıldızları görüyordu. Belki de bu yüzden değişimi ve kendi rutinlerinin kırılmasını hiç sevmiyor, çizdiği sınırları sert biçimde savunuyordu. Bu sınırların ötesi kayıp topraklardı ve kendi sınırları içinde kök salıp tutunabileceği yegane zemini buluyordu. Bu zemini kaybetmek istemiyordu. Hani o öyküde olduğu gibi, yasa ile kaos arasında bitmeyen bir savaş vardı ve kaos şu anda kazanarak bütün toprakları ele geçiriyordu; Kaan kendi payına düşen toprakları canı pahasına kaosa karşı savunuyordu. Kaan yaşadığı sürece kaos kazanamayacaktı. Işık hep olacaktı.

İşte böyle uçuk bir adamdı Kaan. Yıllar, yollar ve acılar ile şekillenmiş ruhuyla hergün ayrı bir kavga ve ayrı bir hayatta kalma macerasıydı. Bu kavga dolu huzursuz dünyada sadece kendine yakın bulduğu birkaç arkadaşı ve iyiliğe, güzelliğe dair umutlarıyla hayata tutunabiliyordu.

Uzandı bilgisayarın faresine. Eskiler klasörüne girdi. Asya'yı aradı. Şarkıya tıkladı. Müzik duyuldu, sözler akmaya başladı. Lise yıllarına gitti.

Uçtum seninle...

Kalbime gel ateş sar, Göğsümde bir telaş var, Uçalım bulutlarda buluşalım, Kumlarda pırıltılar, Dalgada yakamozlar, Seninle ışıklarda yıkanalım, Gel gece kor kırmızı, Bu yangın sarsın bizi, Sarıl hissedelim tenimizi, Sonsuzu gel bulalım, Renklerden gül olalım, Sabaha öpüşerek uyanalım, Uçtum seninle, Gölgen tenimde, Sevişelim gel yine, Dur nefes alma, Deprem fırtına, Bu yangın sönsün burda...

Kaan bir koca yudum bira çekti. Bir sigara yaktı. İçici değildi ama bu ikiliye bazen ihtiyaç duyuyordu. Bu da hayatındaki bir iki lanetten biriydi. İçki neyse de bu bok sigarayı bırakmalıydı. Ama olsundu. Derin bir nefes çekti.

Aklı ve kalbi dumanlıydı. Sevda içinde korlanmış, sönmeye yüz tutmuş bir ateş idi. Uzun zamandır aşkı hissetmiyordu. Seviyordu. Ama aşk uzaktı. Aşka varamıyordu. Oysa aşka ne kadar da çok ihtiyaç duyuyordu.

Aslında son gerçek aşkı Melanie olsa da onunla mutluluğu bulamamasında etkili olan laneti ilk ve en kuvvetli aşkıydı belki de. Çocukluk aşkıydı o. Biricik Ayşe. Ah Ayşe. Yine hatırlamıştı işte. Aslında pek hatırlamayı istemese de yine aklına gelmişti. Hem gülümseyip bütün o muhteşem anıları tekrar yaşıyor, hem de onun yokluğunu; onsuz geçen yılları, her bir hücresinde dağlayan bir lanet gibi hissediyordu.

Aşkı yaşayan bilirdi. Nasıl bir duyguydu. Bu duyguyu hayatınızın çok erken bir döneminde yaşadığınızı düşünün. Bu öyle bir duygu ki dünyada cennettesiniz. Onun için yapamayacağınız şey yok. Adeta başka birisine dönüşmüşsünüz. Aslında gerçek 'sen'e dönüşmüşsünüz. Aşk ruhunuza yeni bir göz vermiş, yeni bir ufuk göstermiş, o ufka koşacak gücü ve cesareti vermiş. Aşk sizi kanatlandırıp uçurmuş. Sonsuzluğu ve gerçeği bulmuşsunuz. Özü bulmuşsunuz. Bir olmuşsunuz. Derken...

Sonra da bu duygunun sizden alınıp uzaklara götürüldüğünü düşünün. Bittiğini. Ve onun eşsiz olduğunu bildiğinizi düşünün. Bir daha geri gelmeyeceğini biliyorsunuz. Bitti. Yok artık. Cennetin başınıza yıkıldığını düşünün. Bu yıkıntının altında kaldığınızı düşünün. Ölmeyi isteyip de ölemediğinizi düşünün. İşte aşk ve aşktan geriye kalan buydu. İşte Kaan buydu.

Bir koca yudum, derken bir tane daha ve bir tane daha. Derken bütün bardağı kafaya dikti Kaan. Bir derin nefes sigara çekti. Koltuğa yaslanıp yarı yatar halde tavana yükselen sigara dumanını izledi. Farkında olmadan mırıldandı bilinçaltı.

"Seni çok özledim Ayşe. Çok özledim..."

Gözlerinde yanmayı hissetti. Hemen toparladı kendini. Bardağın son yudumunu kafaya dikti. Sigarayı söndürdü. Abur cuburu toparlayıp mutfağa yürüdü.

İşte ekip de dökülüyordu makine başına. Bilgisayarların başında, oyunda yerlerini alıyordu akıncı takımı. Avrupalı bir sunucu olan Stormwrath'da bir karma loncada takılıyordu Kaan. Hem Türkler hem de Avrupalılar vardı bu loncada. Aslında Kaan Türk loncalarında oynamaya karşı önyargı sahibiydi ne yazık ki. Ama Murat onu ikna etmişti. "Yok lan, gerçekten o ganimet orospusu oyuncuların olduğu yerlerden değil, hepsi arkadaş ve iyi insanlar, yoksa ben de durmam," diyerek uzun uzun yakarmıştı doğrusu.

Elbette yabancı loncalarda da o.çocukları vardı. Ama ne yazık ki Türk loncalarında -Kaan'ın şanssızlığından mıdır nedendir bilinmez- hep daha çok o.ç çıkmıştı karşısına. Hepsinde bir ganimet sevdası, bir kavgacılık, bir kendini beğenmişlik, açgözlülük ve kibirlilik vardı. Kaan yabancı loncalarda çok daha rahattı. Taa ki Pirates of the Aegean loncasına katılana kadar. Ege Korsanları loncası. Burası çok kıyak bir yerdi. Çok uluslu, kalabalık, iyi bir Türk nüfusu barındıran çok kıyak bir loncaydı burası.

Özel kanalda bir mesaj hemen gelmişti. Daha Kaan'ın oyun karakteri olan ölüm şövalyesi cüce Kaahan oyuna yeni girmişti ki mesaj düşmüştü ekrana.

"naber Kaan?"

"İyidir Murat. Yine druidi almışsın. Ayı mı kedi mi takılacaksın?"

"Kedi. Tanklama işini Aslan'a bıraktım. Ölümgetiren ile geliyor."

"İyiymiş. Gitti benim balta. Tank dururken bize düşmez o :D "

"Yok be olm. Aslan o baltayı sabah server resetlemeden önce aldı. Acil bi bakım varmış, sunucuyu resetleyeceklermiş. Bunu duyar duymaz telefona sarılıp gecenin bir yarısı hardcore ekibi topladı. Jet akındı. Boss'u indirdik, yağma ettik. Sunucu kapandı. Kılpayı aldı baltayı. "

"Yok artık. Çılgınsınız lan siz. Olm hayatınız yok mu lan sizin."

"Hayatım olsa bu oyunda ne işim var amk. Senin yok mu:D ?"

"Olmasına çalşıyorum ama galiba yok. :D"

"Nasılsın Kaan. Cidden nasılsın. Bir geleyim diyom Antalya'ya ama fırsat yaratamıyorum. Ne var ne yok?"

"Aynı beyaa. Standart takılıyorum. Hayvanlaşmak istiyorum bu aralar. İnsanlık beni bozmaya başladı yine."

"Anladım. Yani o kadar sıkıldın. Var mı hatun?"

"Şenlendiğimiz bir arkadaş var. Ondan başka, var da yok. Karışık. Sen ne ediyorsun?"

"Ben de aynen. Şenlenip duruyorum. İyi değil aslında be. Gece gayet güzel eğlenip, sevişip tatlı bir yorgunlukla uykuya vuruyorsun; Sabah öpüşüp koklaşıp hatunu uğurluyorsun. Geceden kalan ne diye düşünüyorsun sonra. Evet, eğlendik, şenlendik, güzel vakit geçirdik. Rahatladık. Çok da güzeldi. Ama, eee? Ne kaldı? Ne ben onun kalbine baktım, ne de o benim kalbime. Uyuşturucu gibi, sadece birbirimizi bir süre teselli ettik. O anda anı paylaştık. Onun da bir güzelliği var ama bir noktadan sonra başka bir şey de arıyor insan galiba. Dalga geçme ama bu aralar şöyle bir kızım, oğlum olsaydı diye düşünüyorum. Başımın etini yiyen bir hatun olsaydı. Her akşam yatağımı ısıtan, sabah sarılıp uyanacağım birisi olsaydı... Hayatı paylaşacak bir arkadaşım olsaydı diyorum." diye içini döktü Murat. Murat epey dolmuştu anlaşılan.

"Sen bir Antalya yap Murat. Beni bul burada. Bir gece beraber içip gezelim. Misafirim ol. Mutlaka zaman yarat."

"Öyle mi diyorsun? O kadar boktan mı lan durumum :D"

"Aynen öyle. Bak burada havalar da çok hoş. Yazdan kalma bir on gün bekliyor meteoroloji. Atla gel olm."

"Uçakla gelsem olmaz mı? Atla uzun sürer? Şaka şaka, bunu yapmasam patlardım :D Doğru diyorsun hacı. Bi fırsat yaratayım. Patrona bir sokulayım ben bu akşam. Bakalım bir kafa izni alabilecek miyim."

"Niye böyle olduk lan biz Murat?"

"Olm biz bir b...k olmadık. Bu aralar bizim Kemal ile ben de çok konuşuyorum bu mevzuları. Biliyosun İstanbul'a taşındı. Sık sık görüşüyorum hergeleyle. Kafamın içine okulda da hep cins fikirler sokardı, ben hep ondan böyle oldum sanıyordum. Meğer sorun başkaymış. Hacı ben artık biliyorum. Biz de sorun yok. Dünyada sorun yok. Millette sorun var. Cümle alem g..t olmuş. Sistem g...t. Sistem kendisi gibi olmayanları virüs gibi görüyor, yok etmeye çalışıyor. Sistem bizi kaldıramıyor. Matrix gibi hacı. Biz Zeon tayfasıyız öyle düşün. Sistem Ajan Smithleri salıp duruyor üstümüze. Nefes aldırmıyor. Biz de tünellerimizde hayatta kalma savaşı veriyoz."

"Alegorinin dibine vurdun be. Yazı mı yazıyon sen? Zisi'yle çok geziyon galiba bu aralar."

"O cadıyı anma yav. Kalbimi kırdı pislik. Bana '...m budalası' dedi." diye dert yandı Murat.

"rofl. Olm vardır bir nedeni. Yine ne ib...lik yaptın kimbilir."

"Bi s..im yapmadım. Kafede oturuyorduk. Tesadüf bu ya, o gün de kafe Fashion TV gibiydi..."

"lol" diye güldü Kaan bu yoruma.

"...gelen giden oturan hatunların hepsinde miniler, transparan bluzlar, afilli saçlar, bir sürü kesişme filan. Muhabbete konsantre olamadım bir türlü. Zisi de bir şeyler anlatıp duruyordu. Yok efendim onu hiç dinlemiyormuşum, arkadaşlığına değer vermiyomuşum, bu orospuları ondan üstün tutyomuşum. öff... vs vs."

"Zisi sana vurgun olmasın hacı :D" dedi Kaan.

"Aman! Allah yazdıysa bozsun."

"Niye öyle diyosun lan. Hoş hatun. Üstelik zeki, altın kalpli. Daha ne olsun?"

"Bu konuyu kapatsak? Nerden geldik lan buralara?"

"Aşktan söz ediyorduk. Meşkten. Sevgiden. Hayatı paylaşmaktan söz ediyorduk. İnsanın içindeki sevgi pınarından ve bunu paylaşmaya duyulan açlıktan söz ediyorduk. Özgür olmaktan ve özgürlüğün tek yolunun içindeki gerçek seni yaşatmak olduğundan söz ediyorduk. Özgürlüğün sevmek ve sevgiyi yaşamak olduğundan; Dünyanın sevmediği için bu halde olduğundan bahsediyorduk."

"Ben bunlardan söz ettiğimizi hiç hatırlamıyorum Kaan,"

"Zisi aklını aldı tabee!"

"Yav bi git yaa..."

Akın saati onlar böyle dertleşip konuşurken gelip çatmıştı işte. Diğerleri de artık çevrimiçiydi ve akın davetiyeleri uçuşmaya başlamıştı. Ege Korsanları savaşa gidiyordu!

***

Kaan işten Pazartesi için izin almıştı. Canı sıkkındı. Bir iki gün kafa iznine ihtiyacı vardı. Pazar akşamı Ayça ile geçirdiği uzun saatlerden sonra sabaha karşı onu otele bırakmış ve kendisi de evine dönmüştü. Bütün gün boyunca bir şey yapmadan aylaklık etmeyi ve kafeleri gezip güzelleri kesmeyi düşünüyordu. Plaja da gidebilirdi, bu yılın modası olan bikinilere bayılıyordu. Tabii daha önce bir iki saat kestirecekti. Mutlu planı buydu. Ama plandan epey uzaklaşmıştı.

Uyuduğu uyku gecenin tatlı sarhoşluğu ve yorgunluğuyla olduğu kadar bir süredir içinde bulunduğu duygusal rahatsızlığın da etkisiyle son derece garipti. Bir sürü hayal görmüştü. Rüyalarla ve kabuslarla boğuşmuştu sanki. İçinde bir şeylerin hiç de normal olmadığını daha uyandığı ilk anda kavramıştı. Değişmişti.

Daha bu nedir böyle diye şaşırmaya fırsat bulamadan aklına doğan sorulara hazır cevaplar fısıldanıyordu. Sesi duyuyordu! Ses gerçekti. Ses onunla konuşuyordu. Kaan delirmediğinin farkındaydı. Bunu hissediyordu. Doğruluğu hissediyordu ama bu çok korkunç ve çok heyecan vericiydi.

İlk uyanma şokundan sonra yatağından doğruldu. Kalktı. İçindeki yeni gücü bedeninde hissetti. Sürekli bedenini çalıştıran ve bedenini tanıyan birisi olarak Kaan değiştiğini çok iyi biliyordu.

Hemen eli telefonuna uzandı. Bilgisayarını açtı. Neler olduğunu bilmiyordu ama içindeki his o kadar büyük ve güçlüydü ki ne oluyorsa bu sessizce ve gözlerden uzak olmayacaktı. Bir şey olmuştu. Bir şey çoktan başlamıştı.

Televizyonu olmadığı için televizyonu açamadı -televizyondan nefret ediyordu Kaan- ama bilgisayar açılıyordu. Bir yandan da bu kadar çok arama ve mesajın üstüne Murat'ı arıyordu. Ama ona ulaşamadı. Hemen Aslan'ı aramaya karar verdi. Mesajlardaki ve emaillerindeki şeyleri şöyle bir üstünkörü okumuştu ama buna inanamıyordu. Bir yandan da internetten bir şeyler bulmaya çalışıyordu.

"Murat'a ulaşamadım. Ben de seni aradım. Bir şeyler oluyor Aslan. Zombicalips demiş Murat? Neler oluyor biliyor musun?"

"Sana ulaşmaya çalışıyordu sabahtan beri. Nerdesin sen be?" diye konuştu Aslan. Sesi heyecanlı ve acele tınısıyla yüklüydü.

"İzinliydim. Evde yatıyordum. Ağır ve garip bir uykuydu. Murat'ın mesajlarını, aramalarını gördüm."

"Bak Kaan, sanırım çok vaktimiz yok. Yakında bütün hatlar patlar. Sessizlik gelecek. Zombikalips planı yürürlükte. Bu şaka değil. Kendini sağlama al ve plandan mümkün olduğunca faydalan. Çılgınlık olduğunu biliyorum. Ama çılgınlık değil..." diyordu ve hızlı hızlı ortaya uzakdoğuda çıkan ve saatler geçtikçe bütün dünyaya yayılan ölülerin ayaklanması ve yaşayanlara saldırması durumunu anlattı. Bilgileri paylaştı.

"...Son mesajım Zdatabase03 başlıklı olan. Bütün bilgiler orada. Mesajı hemen oku, kaydetmen gerekenleri kağıda dök ya da ezberle. En kötü hal senaryosunu biliyorsun. Daha şimdiden ona çok yaklaştık. Uzakdoğu sivil teşebbüsleri dışında tamamen bozguna uğramış durumda. Çöküyoruz Kaan. Hayatta kal adamım."

Kaan bilgisayarına indirdiği dosyadan derlenmiş bilgilerin videosunu izliyordu bir yandan. Bunlar gerçekti ve bu korkunçtu. Bu lanet şey izledikleri bütün yaşayan ölü filmlerinin toplamından, hatta oynadıkları bütün zombi oyunlarından çok daha korkunçtu. Hass...tir. Bu gerçekti! Ölüler yaşayanlardan intikam almak için geliyordu sanki.

"Dinle. Kapatmak zorundayım. Yapmam gereken son bir şeyler var, ondan sonra ben de hemen Zombikalips planına göre yola çıkıyorum. Dosyaları oku. Gerekenler listesine göre kuşan. Planı uygula."

Bir anda izledikleri ve okudukları ile gerçeklik şırıngadan damarlarına enjekte edilmiş gibi Kaan'ın içine sinmişti. Daha odasından dışarıya adım atmamıştı ve perdeleri aralamayı bile düşünmemişti. Ama dışardan gelen silah sesleri evin mükemmel yalıtımına rağmen odasına girdiğine göre durum ciddiydi. Bağırışları ve çığlıkları duyabiliyordu sanki.

"Anlaşıldı," diyerek sanki askerdeki günlerine geri dönmüş bir tavırla buz gibi cevapladı Kaan. Komutanının bildirdiği emirlere telsizde böyle cevap verdiği anları hatırladı. Dağları, çatışmaları, ellerindeki sıcak kanı, ölümü, barut kokusunu, sadakati hatırladı.

"Kafanı kaybetme Kaan."

"Görüşürüz Aslan."

"Görüşürüz. Çıktım."

***

Kaan dosyaları okuyup bilgileri hazmetti. Son ana kadar bir yandan hazırlanıp bir yandan da halen yayın yapan televizyonların canlı bağlantılarını göz ucuyla takip etti. Radyoyu bile açmıştı ve bulabildiği her bilgi kırıntısını aklına yazmaya çalışıyordu.

Bu çok gerçekti. Bir kaç saat önce yatarken yaşadığı dünya artık yoktu. Uyandığı bu dünya başka bir yerdi. Bunun kanıtı kendisiydi. Kanıtı damarlarında hissediyordu, varlığının her bir zerresinde bu kanıtı hissediyor ve onu duyuyordu.

Boynuna askerlik hatırası künyesini astı. En rahat kot pantolonunu üzerine geçirdi. Çelik yeleğini ve otel güvenliği tşörtünü giydi. Omuz kılıfını ve silah kemerini kuşandı. Şarjörlerini, yedek mermi kutularını ve bıçağını kontrol etti. Cop ve elektrik tabancası takımından gaz silahı ve kelepçelere kadar tam donanım kuşandı. Otelin adını taşıyan güvenlik ceketini giydi. Gerekli şeyleri taşıyan iki postacı çantasını çapraz asıp kuşandı. Sırtına tıka basa dolu çantasını vurdu. Ayağında en rahat botları vardı. Parmaksız eldivenlerini giyip güneş gözlüğünü tşörtünün yakasına taktı. Avcı ruhsatlı pompalı tüfeğini eline aldı. Koca bir küfür etti ve kapısını açıp evinden dışarıya yürüdü.

****

Evin kapısını açıp dışarıya ilk adımını atarken Kaan bunun artık başka ve çetin, korkunç bir dünyaya atılan bir adım olduğunu biliyordu. Bu dünyada hayatta kalmak için kararlılıkla ve ciddice yürünmesi gerektiğini de biliyordu. Bu yürüyüşün zorlu olmasını bekliyordu. Attığı her adımda karşısına pek çok yaşayan ölünün çıkmasını bekliyordu. Ama bu kadar da çabuk beklemiyordu!

Neriman teyze karşısında parçalanmış boynu ve kanlı üstüyle duruyordu. Gözleri kapkaraydı ve o dipsiz kuyu misali ürkütücü gözler hafif bir yeşil ışıma ile ışıldıyordu. Teni grileşmişti. Kana bulanmış dişlerle açılmış yırtıcı ağzından kan süzülüyordu. Üstübaşı kan ve et parçaları ile kaplıydı. Yüzündeki o vahşi ve uğursuz ifade ile Kaan'a dönüp üzerine atıldığında genç adam ilk anda şaşkınlığın pençesinde inledi ve evin içine doğru geriledi. Kapıyı kapatmak için eliyle itti. Bu şu anda çok içgüdüsel seviyede şok bir tepkiydi.

Kaan biliyordu, hazırlanmıştı ve kendini yaşayan ölüler fikrine ikna etmişti. Onların resimlerini ve videolarını görmüştü. İnsanların nasıl öldüğünü izlemişti. Biliyordu. Kabul ediyordu onların varlığını. Ama aklı bir yandan hala direniyordu. Bu kabul edilmesi çok güç bir şeydi. İnsanın hep bildiği ve kabul ettiği bir gerçeğe, doğanın kanunlarına aykırı bir durum vardı burada.

Bu kabul edilemezdi. Ölen ölü kalırdı. Ölüler ayağa kalkıp yürümezdi. En ilkel ve temel seviyede aklın gösterdiği müthiş bir karşı koyma ve savunma söz konusuydu. Büyük bir korku vardı doğanın bu çarpıklığına karşı. İnsanın DNA'sına, genetiğinin en kök ve en kadim parçalarına yazılı gizli hafıza bu habis durumu reddediyordu. Ölüm insan fizyolojisinin kaçınmaya programlandığı, savunmaya kilitlendiği bir durumdu ve o durum karşına çıkıp senin üzerine yürüyen bir yaşayan ölü halini aldığında bedenin isyan ediyordu. Kaç diyordu! Korku her hücrende bağırıyor ve adrenalin damarlarında volkanlar gibi patlayıp seni kaçmaya zorluyordu! Bu direnişti.

Kaan çabucak kendine geldi. Az önce kapatmaya çabaladığı kapı ardına kadar savrulup açıldığında bir zamanlar Neriman Teyze olan yaşayan ölü ile aralarında iki metre bile yoktu. Elindeki seyyar

dipçikli pompalı tüfeğini yaşayan ölüye doğru kaldırdı ve tetiği acemice çekti. Askerdeyken öğrendiği ilk çatışma kurallarından biriydi bu; 'Şok yüzünden tutukluk yapabilirsin; Ateş et. Bir hedefe olmasa da olur. Ateş et. O silah sesi sana güvenini verecek. Ateş et.' Kaan öyle yapmıştı. Ateş etmişti işte.

İlk atış tankı karnından vurmuştu. Kaan bundan sonra bunlara tank diyecekti. Tank gibi dayanıklıydı bu ölüler. Ölü geriye iki adım sendelemiş ve neredeyse düşecek hale gelmişti ama hala ayaktaydı ve ileri hamle ediyordu. Hiç etkilenmemiş gibi istifini bozmadan geliyordu!

Kaan şimdi çok daha rahattı. Ama hala rahatsızdı. Çok serinkanlı biçimde tüfeğini rahatça nişanladı. Sadece Neriman teyze adındaki bu tonton ve sevimli kadının ona ne kadar iyi davrandığını hatırlamak ve artık onun öldüğünü kendisine söylemek için bir iki saniye harcadı. Sonra tetiği çekti. Ve yeni dünyaya ilk adımını böylece attı.

Ölünün kafasından koca bir parça kopup arka duvara saçılırken Kaan dua etmeye çoktan başlamıştı. Dua ederken aklında yeni kapıların açıldığını ve çevresine karşı çok daha uyanık olduğunu şimdi kesinlikle farkediyordu. Bütün duyuları sanki daha bir keskinleşmişti. İşitme duyusu ve altıncı his tabir edilebilecek bir farkındalık hissi Kaan'ın çevresini adeta bir radar gibi örüyordu. Kaan adeta yakınlardaki hareketleri üçüncü bir kişi olarak yukarıdan bakarak görüyordu.

Merdivenlerden aşağıya yürümeye başladı Kaan. Gelenleri görüyordu. Üst kattan üç ölü geliyordu. Bunlardan birisi yavaştı ama diğer ikisi adeta koşarak geliyordu. Alt katlara doğru indikçe bina içinde duvarlardaki kan izlerini gördü ve yerde yatan iki taze ölü ile karşılaştı. Bir an ne yapması gerektiğini bilemedi. Ama arkasından süratle yaklaşan sesleri ve ölenlerin dönüştüğü gerçeğini gözardı edemezdi. Omuz kılıfındaki tabancasını çekti. Silahı tereddütsüz doğrulttu. İki cesedin kafalarına birer atış ile yapılması gerekeni yaptı.

Yırtıcı bir hayvandan çok kötücül bir iblisin sesini andıran haykırışlarla geldi iki ölü. Süratliydiler. Gerçekten de koşuyordular. Tank değildi bunlar. Bunlar koşucular idi. Tenleri gri değildi ve gözleri bembeyazdı. Kaan ikinci katın kısacık kat koridorunda üzerine koşan iki cesede birden pompalısıyla ateş etti.

Ölülerin koşması anında durdu ve geriye doğru yere yığıldılar. Haykırışları zayıflamıştı ama yavaşlamış olsalar bile toparlanıyor ve ayağa kalkıyordular. Kaan bu koşucuları test etmek istemişti. Göreceğini görmüştü. Tekrar tabancasını çekti ve önce öndeki kapıcıyı sonra da bina yöneticisini vurdu. Tanrı günahlarını affetsindi ama ikisini de yaşarlarken de hiç sevmemişti zaten. O yüzden bu ikisine dua okumadı.

Kapıyı açmadan önce önündeki yürüyüş yolunu ve otoparkı hissedebiliyordu. Çünkü burada hareket eden yirmiye yakın zombi vardı. Motoruna ulaşmak için bunların arasından geçmeliydi. 16'lı tabancasının şarjörünü kontrol ederken arkasından gelen hortlak hep aklındaydı. Askısı ile sol yanında sallanan tüfeğini öyle hızlı çekti ve öyle hızlı geriye dönüp ateş etti ki buna şaşırdı. Değiştiğini biliyordu. Şimdi tecrübe ile bu değişimi yaşıyordu. Bedeni insan bedeninin sınırlarını her yöne zorluyordu. Şarjörüne mermi takviyesini süratle ve çok düzgünce yaptı. Şarjörü silaha yerleştirdi. Tüfeğinin haznesini doldurdu. Kapıyı açıp sokağa adımını attı.

Güneşli ve güzel bir günün öğle saatleriydi. Güneş muhteşem ve hayat doluydu. Kuşlar ötüşüyordu ve rüzgar tatlı tatlı esiyordu. İnsanlar sokaklarda tek tük çığlıklarla kaçışıyordu ya da ölüyordu. Birkaç yerde arabalar birbirine girmiş ya da yolun ortasında öylece kapısı açık ve çalışır halde duruyordu. Ölüler çevrede cirit atıyordu. Kaan motoruna ulaşmak için süratle harekete geçti.

Koşarak ilerliyordu ve bir yandan da elinde 16'lısıyla ateş ediyordu. Adeta ağır çekime inmiş gibi akıyordu zaman o hedef seçip nişan alırken. Bedeni sanki bu ağır çekimin içinde süratle hareket ediyor ve ona hem taktik hem de hareket üstünlüğü veriyordu. En yakındaki beş zombi kafalarına yedikleri birer mermi ile yere inen koşuculardı. Sonra iki tane kırmızı gözlü ve çok daha vahşi görünüşlü, çok daha hızlı ve çevik zombi ile karşılaştı. Bunlar kuduzlar idi. Tırnakları pençeler gibi öne çıkık idi ve dişleri sanki daha uzun ve sivriydi. Gözleri nefret ve kin ile kısılıydı. Kaan o anda bunların sadece ölü olmadıklarını anladı. Burada yaşayan bir ölü vardı. Bir tür güç ya da yaşam bunların içine sinmişti.

Çok düşünmedi genç adam. Nişan aldı ve ateş etti. Daha hızlı olabilirlerdi ama mermiler hala bu ikisinden çok daha hızlıydı ve Kaan da çok iyi bir nişancıydı; Hele ki bu değişmiş haliyle çok daha iyiydi.

Sıradaki üç hedef tabanca mermilerini epey zorladılar. Tam isabetle kafadan vurulmasına rağmen bir tankın düşmesi üç mermi istemişti. Yakından tüfek atışı şu anda çok daha etkili bir halletme yöntemi gibi görünüyordu. Kaan aklına not aldı.

Hareket devam ederken süratle geriye kalan diğer ölülere döndü. Şarjör değiştirmekle uğraşmadı. Silahını kılıfına koydu. Tüfeğini askısıyla sırtına savurdu. Belindeki kocaman komando bıçağını çekti. İlk ölünün üzerine doğru atıldı.

Ciddi bir boğuşma yaşanmadı. Yakın dövüş eğitimini askerden çok önce judo kurslarında almıştı. Hiç de fena değildi judoda. Askerde komando eğitiminde de epey bir numara öğrenmişti. Yakalanmadan yakalayıp rakibinin gücünü ona çevirerek dövüştü. Ölülerin pençelerinden sıyrılıp aralarında adeta dans ederek dövüştü. Hiç vakit harcamadı ve bir armağan olan kaliteli bıçağı ile her fırsatta zombilerin kafalarına çivi gibi darbeleri çaktı. Hızı, farkındalığı ve çevikliği ile birlikte gücü de artmıştı. Adeta süper bir insana, süper bir askere dönüşmüştü Kaan. Mükemmel bir dans ile süratle ölülerin arasında esmiş ve kısa sürede kalan dokuz ölüyü bıçağıyla öldürmüştü.

Hemen bıçağını temizledi ve üzerine sıçramış kanları mümkün olduğunca sildi. Bu pek de mümkün değildi. Bu hortlaklar ile yakın temasa girmek son derece kirli, kanlı, iğrenç bir tecrübe idi.

Sonunda yarım saat gibi gelen ama aslında bir kaç dakika bile sürmeyen bir kavganın ardından Kaan motoruna atlamıştı. Çevredeki ölüleri hissedebiliyor, duyabiliyor ve kokularını alabiliyordu. Silah sesine doğru her yönden geliyordular. Motorsikletini çalıştırdı ve silahlarını doldurdu. Nereye gideceğini daha kapıdan çıktığı andan itibaren biliyordu. Bu ölüler hortlamadan önce bile yeterince çıldırmış olan -ve şimdi tamamen farklı bir boyutta çıldırmış olan- dünyada, değer verdiği ve şimdi ulaşabileceği kadar yakınında olan çok fazla insan yoktu.

Özge'nin evine gidiyordu. Svetlana ve çocukları sağ salim bulmak için dua ediyordu. Özgür'ün iyi olması için dua ediyordu. Özge'nin otelde iyi olması için dua ediyordu. Oteldeki arkadaşları ve sevdikleri için dua ediyordu. En son ne zaman bu kadar çok dua ettiğini hatırladı Kaan. Askerdeyken... Dağlarda gezip ülkesine kurşun sıkan hainleri avlarken dua etmişti; Kendisi için değil, silah arkadaşları için dua etmişti. Evi ve ailesi olanlar için, çocukları olanlar için dua etmişti. Kaan yalnızdı. Bu dünyada tek başınaydı. Kendisi için uzun zamandan bu yana hiç dua etmemişti.

 

***

 

Son Güncelleme: Pazar, 16 Eylül 2012 16:53

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

ALTAYLARDA BİR YİĞİT
Altay Türklerinin Alıp Manaş Destanı, 92 sayfa
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL  

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün598
mod_vvisit_counterDün7806
mod_vvisit_counterBu Hafta57445
mod_vvisit_counterGeçen Hafta77016
mod_vvisit_counterBu Ay66951
mod_vvisit_counterGeçen Ay249271
mod_vvisit_counterToplam20185600

Şimdi: 64 misafir var.
IP: 35.172.233.2