Schiller Diyor ki :

Gözyaşları biçmek istemeyen kimse sevgi ekmelidir.


RUHUN UYANIŞI-1

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

alt

Burada kapana kısılmış duruyorum. Elimde bir kroki bile yok. Kanımca ya yazarın beyin kıvrımlarında bir yerlerdeyim yahut da daha derinlerde... Belki de sadece umutsuz bir haykırışım. Ne olduğumu, nerede olduğumu tam olarak kestirebilmiş değilim açıkçası. Ama bulunduğum yer ıslak, rutubetli ve karanlık... Çevremi pek fazla göremiyorum. Sadece -şu an yaptığım gibi- olan bitene dair bazı tahminlerde bulunabiliyorum. Ayrıca bileklerimdeki kelepçeler de oldukça canımı yakıyor. Kollarımdan hücremin tavanına, ayaklarımdan zemine zincirliyim. Hareket etmeye çalıştıkça bir şıngırdayışları var ki sanki bu ses kulaklarımı yakıyor. Üstelik onları bu seslere tıkayamıyorum da...

 

Sinirlerim hepten bozulmuş durumda. Burada an be an çürüyorum ve elimden pek bir şey de gelmiyor. Yine de iyi şeyler olmuyor değil! Sesimi yazı aracılığıyla nihayet duyurmaya başlamış olmam olumlu bir gelişme. Her ne kadar o, bütün bunların kendi kurgusu olduğu zannını taşısa da en azından kaleminden dışarı süzülebiliyorum. Acaba ilerleyen zamanlarda, yani mürekkebi tamemen tükendiğinde, özgürlüğe kavuşmuş olacak mıyım? Ya da hepten mi kaybolacağım bu hücrede? Bilemiyorum. Şimdilik bunları düşünmek de istemiyorum aslında. Bir şekilde sese sahip oldum ya! Bu nimetten sonuna dek faydalanmaya kararlıyım.

 

Çok değil, birkaç hafta öncesine kadar, burada hepten kıstırılmış bulunuyordum. Hatta kendime bile unutturulmuştum. Bilincim tamamen kapalıydı. Öyle ki sanki hiç varolmamış gibiydim. Halen kendime tam olarak gelebilmiş değilim gerçi. Çözemediğim bir sürü şey var. Ama vücudum rutubetten kaskatı kesilmiş olsa da varolduğumu anımsayabiliyorum. Bilincimin buzlarını çözen ne idi, bilemiyorum. Fakat şu yerli yersiz beliriveren kargalarla ilgisi olduğunu sanıyorum. Sahi, içinde uyutulduğum buz dağına çarpan neydi? Beni neredeyse yoktan vareden bu çarpışma, kim bilir kalemin sahibine neler yapmıştır?

 

Her neyse! En azından o ıslak ve pis kokulu bir hücrede çürümüyor. Adına evren denilen daha geniş bir tasarımın içinde çürüyor. Gerçi hangisi daha kötü kestirmek güç!

 

Ama bütün bu gelişmelerin iyi tarafları da oldu. Aramızdaki devasa uçuruma rağmen bana doğru sürüklendiğini duyumsuyorum. Varlığını tamamen ele geçirmemi arzuluyor. Zihninden geçenleri okuyabiliyorum. Şimdiye dek kah duygularla kah düşüncelerle savruk ve belirsizce yaşamaktaymış. Fakat şimdi -ilk defa- ruhuna uzatıyor ellerini. Ama parmakları hala bana çok uzak. Böylesine karamsarlık... Zaten ben gecenin ortasında yaşıyorum. Beni, zifiri karanlıklarda dolaşarak bulabileceğini mi sanıyor? Beklentileri de oldukça yüksek: Cümlelerden ışığa uzanan bir köprü... Bu olası mı?

            ___0___

 

“Onu zincirlerinden kurtarmalıyım” diye söylendi. Yazarken bilgisayara eğilmekten omuzlarının ve sırtının tutulduğunu hissetmemişti. Ama şimdi canı acıyordu. Kanepede gerinip vücudunu esnetti. Bir süre boş boş ekrana bakındı. Bu sırada rüzgar sırtına bıçak gibi saplandı. Dışarıda oturmakla hata ettiğini anlıyordu. O gün, akşam üzeri, bahçesine koyduğu kanepede temiz havayı soluyarak çalışmaya karar vermişti ancak gökyüzü şimdi iyice kararmış, hava da soğumuştu. Yazarken üşüdüğünü farketmemişti. Şimdiyse tir tir titriyordu. Sanki rüzgar, evinin önünde uzanan denizin bütün karanlığını sürükleyip iliklerine taşıyordu.

 

Çalışmalarını sürdürebilmek için toplumsal yaşantıdan hem fiziksel hem de ruhsal anlamda uzaklaşmalıydı. İnsanlarla olan diyalektiğini sona erdirmeliydi. Günlük yaşantının içinde varolma savaşı verdiği müddetçe aradığı gerçeği göremeyeceğini farketmişti. Toplumlar halinde yaşamak ve insanlarla gerçekleştirilen karmaşık ilişkiler ağı içerisinde bir mücadele yürütmek, ilerlemeyi ve tarihi yaratan şey olabilirdi. Belki de bu, insanı insan yapan, insan varlığını şu yeryüzünde bütünüyle gerçekleştiren yegane olguydu. Yaşamış sayılabilmek için, her bilinç başka bilinçler karşısında da varlığını göstermeli, duyurmalı ve bunu da somut eylemler ile gerçekleştirmeliydi. Böylelikle aşama aşama bireylerin, toplumların ve insanlığın tarihi oluşacak; insan, evrendeki varlığını, bu karmaşık ve kozmik etkileşim neticesinde ortaya koyduğu türlü eserlerle işaretleyecekti. Ama şu an bu gerçek Ülkü'nün gerçeği değildi. Onun yolu, belirsiz bir zaman için, yalnızlıktan geçmek zorundaydı. Bu şekilde toplumsal yaşantının manen kör ettiği gözleri iyileşebilir ve ona çalışmasının konusu olan hakikati gösterebilirdi.

 

Çalışmasını rahatça sürdürebilmek için aradığı yeri bulması hayli güç olmuştu. Çünkü aradığı ev ile ilgili bazı kriterleri vardı:

 

1.Eşyalı, temiz, bakımlı ve kullanılabilir vaziyette olmalı.

2.Kırmızı güllerle donatılmış bir bahçesi olmalı.

3.İnsanlardan uzakta olmalı.

4.Ve muhakkak denize kıyısı bulunmalı.

 

Böyle yazmıştı not defterine.

 

Uzun ve zorlu bir arayıştan sonra, kriterlerini tam olarak karşılayan yeri, Uyanış Kasabası'nda Izdırap Denizi'nin başladığı yerde bulmuştu. Ama o kadar zahmete değmişti.

 

Bulduğu bu ev, sahile oldukça yakındı. Hatta şiddetli dalgalar, deniz suyunu bahçesinin girişine dek sürükleyebiliyordu. Gözlerinin görebildiği bütün alan içerisinde, kendisininkinden başka bir yerleşim yeri yoktu. Atmosferinde soluyan başka bir nefes daha olmaması, içini huzurla dolduruyordu. Bahçe kapısı, kendi boyunun yarısı kadar bile olmayan çitlere eğreti olarak yerleştirilmiş tahta bir kapıydı. Üzerinde kilit yoktu ve açmak için kapıya usulca dokunmak yeterliydi. Bahçede oturduğu zamanlarda, hem denizi hem de çevreyi rahatlıkla görebildiği için, evini çevreleyen çitin, görüşünü kapatacak kadar yüksek olmamasından memnundu. Bahçenin her yerine -tam da istediği gibi- kırmızı gül ağaçları serpiştirilmişti. Yeşillikler içerisinde gülümseyen periler gibiydiler. Hele de karanlık çöktüğünde, ağaç direkler üzerinde yükselen bahçe aydınlatmaları da yanınca, güller etrafa apayrı bir güzellik saçıyordu. Gül ağaçları arasındaki çimenlik boş alana bir kanepe bırakmıştı. Üşümese akşamları bu kanepede uyuyabilirdi bile. Ama sonbaharda buralar biraz serin oluyordu. Ayrıca denizin karanlık görüntüsü içini ürpertiyordu. 

 

Denizle alakalı türlü söylentiler vardı. Adına “Izdırap Denizi” derlerdi. Bu denizin, ruhları acı içinde olup da kendi canına kıyanların cehennemi olduğuna inanılırdı. Ancak bundan maksat, intihar edenlerin ruhlarının burada azap çekmesi değildi. Anlatılanlara göre, yaşadıkları o derin acı yüzünden kendi canına kıyacak kadar ileri gidenlerin korkunç ızdırapları, damla damla eriyerek bu yerde birikmiş ve bir denize dönüşmüş! Yaklaşık yüz yıldır kimse buralarda yaşamazmış. Çünkü gece çöktüğünde bu acıların yarattığı korkunç feryatlar duyulurmuş. Hatta bu seslerden delirenler bile olmuş. Turistler için oldukça ilginç bir öykü olabilirdi. Ama turistlerin de bu hikayelerden ürkmüş oldukları açıktı. Burada yapayalnızdı. İşine odaklanmalıydı.

 

“Kayıt: Yıldızların en belirgin olduğu yerdeyim. Başımın üzerinde yüzlercesini sayabilirim belki. Ancak hakikati yıldızlarda aramakla hata ettiğimizi anlamış bulunuyorum. Bizler bilimi keşfettik ve evrenin sırlarına uzandık. Fakat belki de en başından beri yanlış yere bakıyorduk. Bunu bilimi küçümsediğim için söylemiyorum. Bilimsel gözlem, bakış açısı ve metod insanlık için olağanüstü bir gelişmeydi ama baktığımız yer kör bir noktaydı. Kendimize bakmayı ihmal ettik. En yakınımızda duran gerçeği, insanı gözardı ettik. Ve keşiflerimizle hakikatten uzaklaştık. Bugünse ruhla ilk derin temasımı gerçekleştirdim. Onun varlığına dair kanıtlar sunamam. Ancak iç alemimde benden başka birinin sesini duyduğuma eminim. Sözlerini yazıya aktarmayı da başardım. Konuştuğu ben değildim. Daha çok kendi kendine konuşur gibiydi ve bir hücrede olduğundan, zincirlenmiş olduğundan sözediyordu. Bu, bilim için devrim niteliğinde bir adım olabilir. Şu an heyecanımı kelimelerle ifade edebilmem olanaksız ama doğru yolda olduğumu hissedebiliyorum.”

 

İlk izlenimlerini de kaydettikten sonra bilgisayardan uzaklaşıp geriye yaslandı. Sigarasını yaktı. Üşüyen bacaklarını bir örtüyle kapatmıştı. Gözlerini yıldızlara dikti. Yüzüne belli belirsiz bir gülümseme yerleşmişti.

 

“Gerçeği yıldızlarda aramakla hata ettiğimizi biliyordum. Büyük gizem en başından beri içimizdeydi. Bizim bütün çabamızsa bu gerçeğin etrafında dolaşmaktan ibaretti. Nihayet ruhun sesini duydum. Onunla ilgili daha çok veriye ulaşabilirsem her şeyi değiştirebilirim.”

 

Beyni yeniden faaliyete geçmişti. “Ona doğrudan sorular yöneltsem...” diye düşündü. “Acaba bana cevap verir miydi?” Denemeden bilemezdi. Heyecanla bilgisayarına uzandı ve klavyeye dokunmaya başladı.

 

“Ruh nedir?”

“İnsanda varolan iç enerjinin farklı kültürlerde tanımlandığı görülmektedir. Bu güç, çoğunlukla da “ruh” olarak ifade edilir. Birçok medeniyette ruhun sonsuz olduğu varsayılır ve insan öldükten sonra bile, onun, varlığını devam ettireceğine inanılır. O, insan varlığının madde dışı olan yanı ve özüdür. İnsan algılamasının esasını teşkil eden duyularla kavranabilirlik faktörü yüzünden ruhun, insanın dış görünümünün silik bir tasviri gibi olduğu sıklıkla tahayyül edilir. Fakat bunlar ve ruhla ilgili akla gelebilecek birçok hakikat, göz ve akıl nazarının dışındadır.”

 

Ülkü'nün sevinçten içi içine sığmıyordu. Ruh, üçüncü bir şahıstan sözeder gibi bu sorusuna karşılık vermişti. Ama bunu Ülkü'nün yazı tarzını taklit ederek yapmıştı. Demek ki onunla doğrudan konuşmak istemiyordu. Her ne kadar kendi kendine açıklamalar yapıyor gibi görünmekten dolayı kendisini biraz tuhaf hissetse de, tarihi değiştirecek müthiş bir keşfin eşiğinde olduğunu hissederek Ruh'a sorular sormayı sürdürdü:

 

“Ruhun, insanın fiziksel varlığı üzerinde somut bir etkisi var mıdır? Varsa bu etki nasıl ortaya çıkar?”

“İnsan, gaipten varlık dünyasına süzüldüğünde, kıyas ve ölçü kabul etmeyen kendi ışığını da beraberinde getirdi ve bu ışık onu yaşamaya, kendini devam ettirmeye zorladı. O öyle bir parıltıydı ki, eşi benzeri bulunmuyordu. Büyük patlamadan hemen önce devasa güçlerin, bütün bir varoluşun tek bir noktada sıkışması gibi, ışık, kendini tek bir hücreye özgüledi ve bu hücreden bir insan çıkardı. Ve her insan apayrı bir dünyaydı.”

“Doğum gibi mi?”

“Bir bebek ana rahmine düştüğünde, kuvvetli bir enerji açığa çıkar. Sanki annenin bizimkinden başka bir uzayı temsil ettiği bu alternatif evrende, bebek, bir kuvvet noktasıdır ve varlığını gerçekleştirmek için bu evrenin damarlarından beslenmeye ve öz enerjisi ile kendini dışarı itmeye böylelikle kendiyle eşdeğer olan bu enerjiyi bir yaşam aracına dönüştürerek gelişmeye muhtaç ve mecburdur. Yani insanın kavgasının başladığı ilk an, henüz bir embriyodan ibaret olduğu andır. Amniyotik sıvının içerisinde bir kesede varolma savaşı veren bebek, var kalabilmek için kendini yani bahsetmiş olduğum bu enerjiyi gerçekleştirmek ve bir kalbe, beyne, ağza, burna, kulaklara, sindirim sistemine, sinir sistemine kısacası bir taslaktan kanlı canlı bir mucizeye dönüşmek zorundadır. İnsanın bizzat deneyimleyerek aldığı ilk ders de budur. O, ilk andan itibaren yaşamak için çırpınır.”

“Yani ruh, insanın fiziksel varlığı için meçhul bir enerji kaynağı mıdır?”

“Sadece bundan ibaret olmamakla birlikte, ruh, şu aşamada bizim için büyük bir enerjiden ibarettir ve bu enerji, bir biçimde insan vücuduna yerleşmiş; onda bazı kimyevi durumları tetiklemektedir. Embriyoyu anne karnında -ağacın toprağa kök salması gibi- gelişim evrelerini gerçekleştirmeye zorlayan, ona varlığını gerçekleştirmesini fısıldayan bu kuvvet sayesinde bebek gelişir, şekil bulur, anne karnından bağımsız ve atmosfer altında yaşam bulacak kıvama erişir. Her aşamada ruh onu mücadeleye zorlamaktadır. Bu aşamada bir taslak olarak addedilebilecek insan, ruhundan kaynaklanan bu iç dinamikler neticesinde mücadele etmeyi sürdürür ve bu kavganın bedenine verdiği acıya rağmen, ağlayarak hayata gözlerini açar.”

“Peki bütün bu çaba ne içindir? Ruhun bir amacı var mıdır?”

“İnsanın ilk ve gerçek mefkuresinin ortaya çıkmasında bir etkisi vardır. Onun gayesi mutluluk değildir, öyle olsaydı akciğerlerini kullanmanın verdiği o ilk acıyı tatmayı göze alamazdı; güvenlik de değildir çünkü anne karnındaki güvenlik ve huzur noktasından çıkarak türlü dehşet, korku ve felakete maruz kalabileceği dünyaya gelmiştir; hiçbir gayret göstermeden beslenebileceği, dinlenebileceği, bütün ihtiyaçlarının kendiliğinden karşılanacağı ve dolayısıyla herhangi bir ihtiyacının bulunmadığı bir cennet tasvirinin ise en azından içinde yaşadığımız gerçeklikte ve boyutta insan için ülkü addedilemeyeceği açıktır, sanırım aksi olsaydı anne karnı hiç terkedilmezdi. Anlaşılacağı üzere, insanın gerçek mefkuresi sonuna kadar mücadele etmektir. O, bu dünyada çırpınmak, didinmek, çalışmak için vardır. İşte bu yüzden, yeryüzünde varlığını sürdürmek için çalışmayanların ruhları sıkılır. Onlar fiziken olmasa bile ruhen ölmüşlerdir ki insanın sadece anatomik değil bilimin halihazırda açıklayamadığı mistik bir yanının da bulunduğu ve bu parçasının derinlerinde çok daha büyük bir yer teşkil ettiği hatta insanın özünü oluşturduğu gözönüne alındığında, çabalamayı bırakmış olanlar esasen ölüdürler. Bu yönüyle ruh, ölümün tabii bir düşmanıdır ve kendini insanoğlunun gayretleri ile fizik dünyada görünür kılar.”

“Ruhun, insanın dünya üzerindeki fiziksel varlığını nasıl etkilediğini anladım. Ancak kendi hakikatinde ruh nedir? İnsanın asıl gerçekliği midir? Bedensel varlığımız ölümle son bulduğunda özgürlüğe kavuşacak olan insanın öz cevheri midir?”

 

Bu sırada denizden korkunç sesler yükseliyordu. Dalgalar kıyıya vurdukça bu korku yüreğine işledi. Bu soruyu sorduğuna pişman olmak üzereyken eli klavyede yeniden dolaşmaya başladı.   

 

“Bu noktada, ruhun, insan bedeninden bağımsız olarak nasıl bir gerçeklikte, ne gibi bir frekansta varlık bulduğu zayıf algılarımızı fazlasıyla zorlasa ve bu soruların cevapları bizler için havada kalsa da dünyevi bedenlerimizle kaynaştığında insan üzerinde yarattığı tesir ortadadır. Ruh, insanoğlunun tarih boyunca gösterdiği tüm gayretin doğal bir tetikleyicisi, içgüdüsel olarak insanlığı kendini geliştirmeye ve tek tek bireyleri de hayatlarını devam ettirmeye zorlayan bir yaşam kaynağıdır.”

 

Yazmayı bıraktığında, içini yoğun bir mutluluk dalgası kuşatmıştı. Nihayet ruhla arzu ettiği derin teması gerçekleştirmişti. Her şey istediği gibi gerçekleşiyordu. Bilincinde başka bir gücün varlığını ilk hissettiğinde önce korkmuş, delirdiğini zannetmişti. Ama daha sonra onun ruhunun sesi olduğunu farkederek beynindeki bu yeni akımı derinlemesine incelemeye karar vermişti. İlk zamanlar, sesi, kafasının içindeki bir uğultudan ibaretti. Onun acı dolu iniltileri anlamlı kelimelere dönüşmüyordu bir türlü. Bu sesler Ülkü'yü neredeyse delirtecekken birgün kendini elinde kalem, sayfalara bir şeyler karalarken buldu. Bu sırada işyerinde, odasındaydı. Kendine geldiğinde ne yazdığına baktı. Bilinçsizce “Beni kurtar” diye yazıyordu. Aynı cümleyi defalarca yazmıştı. Ruhunun anlamı olan ilk kelimeleri bunlardı. Sonradan onu bir daha duyamadı. Bu yere gelene dek... Cennetten bir köşkü andıran evi ile kendi canına kıyanların acılarından damladığına inanılan şu korkunç denizin arasında yeniden ruhunun sesini duymaya başlamıştı. Cennet ve cehennem tasvirinin yeryüzünde maddi anlamda varlık bulduğu bu yer, ruhsal bir enerji merkezi olmalıydı. Tesadüfen de olsa olabilecek en doğru yere gelmişti.

 

“Kayıt: Az önce Ruh'un sorularıma dolaylı olarak cevaplar verdiğini keşfettim. Ancak bunu bildiğimiz somut dünya ile sınırlı olarak yaptı. Kendi gerçekliği ve ölüm ötesi ile ilgili bilgiler vermekten kaçındı. Yine de insandan tamamen bağımsız olmadığını artık biliyorum. Yeryüzündeki insan eylemleri ile doğrudan bağlantıları var. İnsanı kendini gerçekleştirmeye, çalışmaya ve üretmeye zorluyor. İnsanın yaşama enerjisinin esasını teşkil ediyor. Amacını sorduğumda bana insanın dünyadaki amacından sözetti. Kendi amacını açıklamaktansa kaçındı. Anladığım kadarıyla insan eylemlerine müdahale etmekten kaçınıyor. Ama onu insanın bütünsel varlığı içerisinde belirginleştirmek, amacını ortaya çıkarmak istiyorum. Çünkü onun insanın asıl gerçekliği olduğu konusunda bazı hislerim var. İnsanın bu dünyada tam manasıyla kendini gerçekleştirmesi için ruhun her yönüyle uyandırılması gerektiğine inanıyorum. Onu harekete geçmeye zorlayacağım. En azından bunu deneyeceğim.”

 

(devamı gelecek)

***

Son Güncelleme: Cumartesi, 29 Aralık 2012 12:12

 

Yorumlar  

 
#1 Phoebe 22-09-2012 22:19
Bana "Hayy Bin Yakzan, Robinson Crusoe ve Cuma" adlı eserleri anımsattı bir anda...
Alıntı
 
 
#2 Phoebe 26-10-2012 19:37
Devamını bekliyorum.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

BARIŞÇI ALP
Saka Türklerinin Alp Er Tonga Destanı, 116 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 
 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün8441
mod_vvisit_counterDün5451
mod_vvisit_counterBu Hafta13892
mod_vvisit_counterGeçen Hafta38617
mod_vvisit_counterBu Ay102545
mod_vvisit_counterGeçen Ay249870
mod_vvisit_counterToplam21206963

Şimdi: 154 misafir var.
IP: 3.239.40.250