Oruç Baba Der ki:

Ellerimin ne kadar soğuk olduğunu söylediğinde onun beni, benim de onu sevmediğimi anladım. Çünkü eğer ortada bir kusur varsa; yanmayan ateş kadar, ateşi yakamayan da kusurludur.


Althar'ın Akıncıları: Altıngöl ve Ejderha (3. Bölüm)

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

Gölün Ahtapotu'nun fareadam filosunun ucuyla ilk temasından üç saat sonra savaş kızışmaya başlıyordu. Kılıçkasaba önlerinde guruplaşmaya başlayan korven taburları ile kasabanın kahraman süvari bölükleri arasında küçük ölçekli ama çok şiddetli çarpışmalar yaşanmaya başlanmıştı. Gilmos'un evlatları kahraman generallerinden aldıkları ilhamla destan yazar gibi çarpışıyordu. Fareadam öncü taburları ardı kesilmeyen dalgalar halinde savaş meydanına kudurmuş bir sel gibi akarken, kahramanlar bu seli sürekli taciz edip kanatlardan karıştırıp buduyorlardı.

Bu karışıklığın en büyük faydasını görenler Kılıçkasaba'nın gececi mangalarıydı. Sinsi vurucu mangalar, bu erken hareket esnasında disiplinlerini büyük ölçüde kaybedip korvence bir coşku ve açgözlülükle ileri atılan, fareadam birliklerinin arkasına rahatça sızmıştı. Kuşatma vagonlarını ve cephane taşıyıcıları hedef alıyorlardı. Mühendis büyücülerin arasında ölülerin sayısı süratle artmaya başlamışken yetişen fareadam geceavcıları olmasa durum tam bir katliam halini alacaktı.

Erken başlayan korven saldırısı yüzünden Rorklutch'ın güçleri istediği formasyonda ve istediği çeşitlilikte birliklerden oluşmuyordu. Bu ilk saatlerde büyük bir zaafiyet yaratıyordu savaş alanında. Çok acemice ve aceleyle ilerliyordu korvenler.

Karadan şu anda parça parça ve tam savaş formasyonunu alamadan ilerliyordu bu ordu. Ama havzaya yayılan bu hastalıklı bir yangın misali ordu, hala tam bir kabuslar topluluğuydu. Ordunun ana gövdesi piyade korvenlerden oluşuyordu. Boyları 1.60'dan 2.20'ye kadar değişen bu fareadamlar yağmalanmış ya da ordan burdan edinilmiş farklı tiplerde silah ve zırhlarıyla karışık görünüşlü ve ürkütücü bir topluluktu. Saldırırken vahşi ve yıkıcı, hareket ederken ve kaçarken de fırtına gibi hızlı olmalarıyla ünlüydüler. Diş, pençe ve çelik kadar ateş ve hastalığı, dumanlı silahları da iyi kullanan bu askerler, savaş alanında teke tekte çok korkutucu olmasa da korven orduları genelde bire üçten daha az üstün olduğu kavgaya pek girmediğinden, burada oldukça sinir bozucu bir güruhtular.

Piyadeyi destekleyenler sinsi ve ölümcül, özenle seçilip eğitilmiş seçkin gece avcıları bölükleriydi. Bu fareadamlar gececi katiller, iz sürücüler ve casus sabotajcılardı. Ünleri dehşetliydi. Sessiz ve süratli, ölümcül ve acımasızdılar.

Seçilmişçene olarak bilinen ve korven tanrısının kutsadığı korvenler ise devasa cüsseleri ve inanılmaz acı güçleriyle ünlü yıkıcı şampiyonlardı. Bir kez rahiplerin ve mühendis büyücülerin büyüleriyle, tasarımlarıyla desteklendiklerinde çok yenilmez ve karşı konulmaz hale gelebilmeleri ile birer kabustular.

Rahipler üzerlerinde taşıdıkları gölgeli ve hastalıklı yıkım güçleri, ateş güçleri ile düşmana olduğu kadar dostlarına karşı da tehlikeliydi. Fareadam saflarını, içten yakıp tüketen hastalık haleleriyle kutsadıklarında hem düşmanı hem dostları öldüren bu rahipler pek de sevilmeyen ama çok korkulan ordu unsurlarıydı.

Büyücüler korven ordusunda genelde mekanik ve mühendisilik bilimleriyle de uğraşan çok yönlü savaş ve yoketme üstadlarıydı. Korven kuşatma makineleri büyü ve simyanın tehlikeli ve yıkıcı bir birleşimi olmaları ile kötü ve korkurtucu bir şöhrete sahipti. Sadece belli başlı bir iki büyüyü ya da büyülü nesneleri kullanabilen "büyü kullanıcıları" da ordu içine serpiştirildiklerine olmadık yerlerde ve zamanlarda olmadık tatsız sürprizleri yaratmalarıyla ünlüydü.

Etdevleri ise boyları beş metreyi bulabilen kocaman fareadamlardı ve bunlar büyücülerle savaş mühendislerinin beraberce ürettiği canlı savaş silahlarıydı. Fareadam cesetlerinden ve metal savaş ganimetlerinden, kimi zaman da büyülerle desteklenerek yaratılan bu iki ayaklı fareadam "yapılar", savaş alanında hissiz iblisler gibi acı ve hasara aldırış etmeden parçalayıp yoketmesiyle ünlüydü.

İşte bu kabus gibi güruh, karadan olanca hızıyla koşturuyor ve tozu dumana katıp çelikten bir çığ gibi sesler çıkartarak ilerliyordu.

Savaş denizden de süratle havzaya yayılıyordu. Korven filosu hastalıklı sisin ardından çıkıp Altıngöl'e yayılmaya başlıyordu. Kılıçkasaba önlerine kıvrılan bir filo koluna karşılık bir diğer kol süratle Kabukada yolunu tutuyordu. Daha buna bir tepki kararlaştıramadan Beş Şehirliler bir diğer kolun Kristalköy yönüne döndüğünü görüyordu. Ve hemen sonra da Hastalık Limanı'nı çevreleyen sisin arkasından akmaya devam eden gemilerden bir koca kol ortaya çıktı. Bu en büyük koldu. Bu kolun rotası doğrudan Derindere önlerine gidiyordu...

Bu saldırı şu haliyle bütün ilk tahminleri boşa çıkartan bir saldırıydı. Bu korvence olmayan bir saldırıydı. Aynı anda dört hedef üzerine yürüyordular. Korven ordusunun gücü yüz elli bin ila iki yüz bin civarında bekleniyordu ki bu büyük, hem de çok büyük bir rakamdı.

Beşler konseyi toplanmış ve Kristalköy'ün Görüş Kulesi'nden savaş alanının yansımalı bir canlı haritasını değerlendiriyordu. Konuşmalar uzuyor ve tartışmalar oluyordu. İlk değerlendirmeler esnasında hararetli atışmalar yaşanmıştı ve şimdi nasıl tepki verileceği üzerine yürütülen fikirler esnasında ise sesler açıkça çok yükseliyor, duygular şiddetleniyordu.

Beklenmedik bir hal tarzı içinde ve son yirmi yılda görülen en büyük korven ordusu şeklinde olsa da Beşler bu krizin hala yönetilebilir olduğu yönünde sonuçlara varıyordu. Tek sorun bu krizin ne şekilde yönetileceğiydi.

Busenger'in sözleri yine her zamanki gibi politik ve bürokratik yasal manevralardan oluşuyor ve duygusal sömürüden, istismardan güç alarak yalanlara da başvuruyordu. Busenger sözlerinin satır aralarında haykırıyordu; Bu savaşta hedef alınmamış şehrinin gücünü mümkün olduğunca savaş dışında tutmaya ve kendini koruyup savaş sonunda daha güçlü konuma gelmeye kararlıydı. Bu iğrençti ama şartlar buna katlanmayı gerektiriyordu... Bir yere kadar...

Busenger tam babasının oğluydu. Ne yazık ki Uğultuluşehir yönetimi ve halkı talihsiz bir çifte kuşak yaşıyordu. Hem ölmüş babası ve hem de oğlu tam birer pislikti ve üstelik bunu halktan saklamakta çok iyiydiler. Busenger de tıpkı babası gibi koca kitleleri tatlı yalanlar ve hilelerle büyüleyip gayet iyi biçimde sömürüyor ve istismar ediyordu. Zavallı aptal kalabalık, beyinsiz bir biçimde, bu önüne kusulan pis yalanları yalamadan yutuyor ve silip süpürüyordu.

Neekor tartışmayı alevlendirmenin bir yerde artık anlamsız olduğunu düşündüğünden Kristalköy ve Kılıçkasaba sözcülerinin Busenger'e yüklenmesine gücünü katmamıştı. Bunun zamanı değildi. Kabukada'lı Tutez de öyle düşündüğünü onaylar biçimde Neekor'a başını hafifçe sallamasıyla ifade etmişti. Şimdi ayrılık ve kendi içinde kavga sırası değildi. Herşeyin bir zamanı vardı.

Neekor toplantıda bazı düşüncelerini saklamıştı. Tartışma ateşi ya da kavganın ilk saatlerinin ateşi, sorumluluklar ve yağdırdıkları emirler nedeniyle diğer temsilcilerin henüz görmediği ama yakında göreceği şeyi o çoktan görmüştü. Sadece saldıran güçlerin nitelik ve niceliğine bakmak bile yeterli ipucu sağlıyordu. Üç hedef göstermelikti. Asıl hedef dördüncüydü. Ve amaç tekti.

"Ne düşünüyorsun?" diye Amirine sordu Neekor. Şimdi yanındaki Şehir Amiri ile Derindere'deki savaş salonundaydılar ve yanlarında üçüncü kişi olarak Tutez vardı. Siyahlara bürünmüş, siyah sarıklı çöllü bir savaşçı eskisi olan, gözlerinin altları dövmeli yönetici, masa üzerindeki harita üzerinde kısaca göstererek cevapladı. Amir Kessim Derindere'de on beş yıldır danışman ve yönetici olarak görev yapan çok kıymetli bir kişiydi. Neekor'un yerine günlük şehir yönetimi işleriyle o ilgilendiği gibi ordu işleri ve savaşçılık konularında da bir albay kadar yetiliydi.

"Asıl hedef biziz. Derindere. Diğerlerini oyalamaya çalışıyor ve bize yıldırım gibi geliyor. Onları sadece bize desteğe gelemeyecek kadar tetikte ve meşgul tutmayı hedefliyor. Ama bizi ezmek için gelecek."

Neekor onaylayarak başını salladı ve aynı fikirde olduğunu belirtti.

"Neden?" diye sordu Tutez. Bu mantıksız geliyordu ona. Beş Şehirin arasına dalıyordu korven ordusu.

"Konseyde neler olduğunu görmedin mi Tutez? Korven saldırısı konumlara ve askeri gücümüze göre şekillenmemiş. Tam şu anda yaşadığımız duruma göre şekillenmiş. Bu fareadam zihninin ürünü bir saldırı değil. Bu her kimse... Fareadam gibi düşünmüyor. Ne düşündüğünü ve ne istediğini şu anda bilmiyoruz," diyerek durakladı. Bir süre sessizce adımladı ve iyice düşündü. Aklındakileri toparladı Neekor.

"Bizi tanıyor. Bizi biliyor. Busenger'i tanıyor. Onu çok iyi tanıyor. Korkutucu derecede iyi hazırlanmış bir saldırı. Liderlerin nasıl tepkiler vereceği üzerine kurulu bir plan. Önce Derindere düşecek. Bu esnada Busenger yardım etmeyecek. Son adamımıza kadar çarpışacağımızdan şüphe etmeyecek. Korven zayıflasın diye düşünecek. Bekleyecek. Ama çok bekleyecek o aptal. Çok geç olacak. Sonra teker teker diğer şehirler de düşecek. Tek bir yere saldırmaktansa üç yere saldırarak güçlerimizi bölüyor, bizi zayıflatıyor ve kendisi hala çok güçlü oluyor. Çünkü ordusu çok kalabalık ve o üreme hızıyla çöpe atacak çok fareadamı var oysa bizim her kılıcımız çok değerli."

"Ne yapacağız?" diye sordu Tutez. Neekor'un sözleri bu mantıksızlığın içinde kulağa mantıklı geliyordu ve ona güveniyordu korsan eskisi.

"Savaşacağız. Bu planı boşa çıkaracağız," dedi Neekor inançla. Ama sesinin çıktığı kadar inançlı değildi. İçinde büyük şüpheler ve endişe vardı. Görüldüğü gibi olmayan şeyler vardı burada.

***************

Altıngöl'den ve Yeşilçukur'dan uzakta ama hala komşu bir bölgede...

Burası gizlenmiş ve uzun zamandır mühürlenmiş bir bölgeydi. Büyü ile mühürlenmiş ve gizlenmiş bu karanlık bölge, bir zamanlar ejderha ordularında askerlik yapmış kertenkele adamların; Kemmlerin, sır yuvalarından biriydi. Birkaç yüzyıl önce, ork kralı Gogan gücünün doruklarındayken, akıncı ordularından bir tanesi burayı tesadüfen bulmuş ve boyunduruğu altına almaya çabalamıştı. Ama o zamanın şartlarında ordu tam anlamı ile başarılı olamamış ve hareket etmesi gerektiğinde de bu bölgeyi ve içindeki şehri güçlü muhafız lanetlerle mühürlemişti. Mühür uzun yıllar tam gücü ile etkin kalmış ve içeridekileri içeride tutmuştu. Derken yıllar sonra bir gün bir fareadam akıncı ve keşif kolunu bu gizlenip mühürlenmiş bölgeye dair izler bulduğunda kader ağlarını örmeye başlamıştı.

Bölgedeki üstünlük ve yayılma savaşlarında elinde daha fazla koz isteyen fareadamların Dikensırt aşireti bu fırsatın üzerine atlamıştı. Eski efsaneler bu bölgde bir yerde büyük ork ve kemm savaşlarından, büyük güçlü eşyaların saklandığı cephanelik ve hazine salonlarından bahsediyordu. Açgözlü ve tezcanlı korvenler buna balıklama atlamakta duraksamamıştı. Fare kapana girdiğini çok geç anlayabilmişti.

Korven lideri Rorklutch ve Albay Duumkla yanlarında güvenilir ve güçlü rahip Leşkesen ile akıncı taburun başında keşfe katılmıştı. Buldukları tüneller onları zayıflamış bir gizli kapıya getirmişti ve ondan sonra ise keşiflerinin büyüsü açgözlerini kamaştırmıştı. Güç, zenginlik, ihtişam ve fetih rüyalarında yüzerek terk edilmiş kemm şehrinin sokaklarında ilerleyip şehir piramidine ulaşmıştılar.

Piramidin mühürlü kapısını açacak mühür kırıcı büyüyü hazırlamak zaman almıştı ama sonunda devasa ölçülerdeki piramidin mührü kırılmıştı. Kapı açılmıştı.

Rorklutch ve Duumkla gibi temkinli ve normalüstü fareadamlar bile Rahibin güç rüyalarının girdabına kapılmıştı ve temkin nedir unutarak piramidin içlerine yürümüşlerdi. Hazine ve güç arayışlarının sonunda buldukları yaşlı ve öfkeli bir şeydi. Buldukları kendi tuzakları, kendi lanetli esaretleriydi.

***********

Yenilgiden sonra ağır yaralı olarak da olsa hayatta kalmasını sağlayan ve sonra da onu iyileştiren şey sadece ve sadece aralarındaki bağ idi. Esir edilmiş bu kudret yaratığının boynunu ve ayaklarını, kuyruğunu, kanatlarını kıskıvrak yakalamış büyünün zincirleri onu bir yandan da eski rahibe bağlıyordu. Ve o bağ rahibi ölümden belki kurtaramamıştı ama onu varoluş düzleminde bir Liç olarak tutmaya yardımcı olmuştu. Hem de kuvvetli bir Liç.

Liç kemm Auruz Vektashi, bir zamanlar yani hayattayken hizmet ettiği güçler adına bu şehri canı pahasına severek savunmuştu. Ama güçlerinin sınırlarına dayandığı o günde büyük ölçüde başarısız olmuştu. Yenilmişti. Ordusu katledilmiş ve dağılmıştı. Hayatta kalanlar çekildikleri bu piramidin içinde, onun yaralı bedeninin çevresinde son bir savunma için saflaşırken, beklenmedik biçimde bu devasa şehir piramidin içine hapis edilmiştiler. Büyü içeriden kırmak için çok güçlüydü ve dışarıda bunu kıracak güçte kemm büyücüsü ya da rahibi kalmamıştı. Zaten ork akınlarından kurtulan kemm artıkları da bir kaç nesil sonra efsaneleşmiş bu şehri unutup hayatta kalma savaşında çarpışmaya başlamıştı.

Adı Auruz Vektashi olan mumya kemm, piramidin gölgeli ama hala loş ışıkla aydınlık koca taht salonunda savaşın gidişini izliyordu. Leşkesen faydalı bir aracı beden olarak komutasında iyi işler çıkartıyordu. Liç memnuniyetle başını salladı. Olacaktı. Bu korvenlerin beceriksizliğine ve havzadaki yüzey mahlukatlarının sinir bozucu karşı koymalarına karşın yine de olacaktı. İstediği ölümleri ve hayattan temizlenmiş açık bir rotayı alacaktı. Liçin istediği buydu. Krallığını bu aracılarla genişletmek ve yüzey dünyasına ulaşmak istiyordu. En kısa ve en stratejik yol Altıngöl havzasından geçiyordu. Bu rotada ve yolun ulaştığı yerde karanlık ölüm enerjileri ve yukarıdaki soğuk mevsimin negatif enerjileri çok çok uygundu. Enerjilerin akımları son derece güçlü ve berraktı. Doğru yer burasıydı. Zamanı gelene kadar Auruz Vektashi'nin güçlenerek ve kıymetli bir kul olarak -efendisi Seephill'i- bekleyeceği yer burasıydı.

Törensel, kırmızı ve altın işlemeli koca bir pelerine bürünmüş kemm liç, elinde koca yakut topuzlu kudret asasıyla ve mumya sargıları üzerinde giydiği büyülü yüzüklerle, madayonlarıyla yürüdü. O yürürken silikleşen bedeni aynı anda başka bir yerde maddeleşiyordu. Piramidin görünen zemininden çok daha aşağıdaki katlardan birindeki bir gizli bölümde, o vardı. Xalazoph-Kheem. İncilideniz'in Borası.

Muhteşem güzellikte ve korkutucu, kadim bir mavi ejderha! Kocaman, muazzam ve dehşetengiz. Esir ve zincirli. Uykuda. Son Büyük Savaş'tan sonra o da diğer büyükler gibi "uyku" ile lanetlenmişti ve o zamandan bu yana uyuyordu. Ama uyku sorun değildi. İstenileni o uykudayken de alabiliyordu Liç. Bu ikisi arasındaki eşsiz bağın sonucuydu. Ejderha'nın özü ve kudreti, yüzyıllardır burada esir tutularak, kemm savaşçılarını geliştirmek ve güçlendirmek için karanlık ayinlerde kullanılıyordu.

Hayranlıkla ejderhanın çevresinde bir tur attı liç. Bu muhteşem yaratığa duyduğu aşka yakın sevgi karanlık ve kötücül kalbinde nasıl da sırıtıyordu. Varsın olsundu. Bu konuda elinden gelen bir şey yoktu. Sonuçta Auruz da Xalazoph-Kheem'in bir çocuğu sayılırdı. Liçin mavi kemm özünü güçlendiren "özmiras", ejderhanın esaretinin bir sonucu olarak kemmlere büyülü yolla aktarılıyor ve onları değiştirip daha da güçlü klıyordu.

*********

Gölün Ahtapotu'nun ilk kanı akıtmasından yaklaşık on sekiz saat sonra savaş artık şehirlerin üzerine tam anlamıyla çöküyordu. Kuşatan güçler şehirlerin çevrelerindeki yolları tutmuş ve çemberi daraltıp kuşatma silahlarını uygun konumlara oturtmaya koyulmuştu. Bu iki taraf için de sert ve kanlı kavga anlamı taşıyan bir hamleydi. Şehirler kuşatmacılara kolayca kuşatma imkanı vermemeye kararlıydı. Bir bedel tahsil edilecekti ve ödeme olarak kabul edilen tek ticaret birimleri "can ve kan" idi.

Kristalköy'lü bir cadı olan Radorna hanım ve diğer üç büyü kullanıcısı bir golemin içindeydiler. Kaplumbağa ilhamı ile yapılan koca golem sivri kristal bloklardan bacakları ve kuyruğu olan kristal kolonileri ile kaplı gri, metal bir kütleydi. Sekiz koca araba cüssesindek bu golem yaklaşık 16 metreye 16 metre ve 7 metre ölçülerinde bir kaplumbağaydı ve golemin sırtında kule gibi yükselen sekiz metrelik bir kristal vardı. Kaplumbağa Golem Kulesi adıyla anılan bu savaş aracı daha önce sadece bir kez bu havzada savaş yüzü görmüştü ve o zaman sadece bir tane olan sayıları bugün üç idi. Şu anda sadece bir tanesi savaş alanındaydı. Golem havadaki savaşın içinde korven zeplinleri ile kapışıyordu. Altıngöl üzerinde havada ışıktan mızraklar ve ateşli mermiler uçuşuyordu!

Yerde Kristalköy'ün 150 metrelik bir ana kuleye bağlı daha alçak kuleler topluluğundan oluşan kuleler kasabası kuşatma altında dövülüyordu. Kristalköy'ün savunucuları şimdilik sadece şehrin kalkanının gerisinden şehir kulelerinin ateşi ile karşılık veriyordu. Küçük ama dişli kasabanın kalkanı inmeden hiçbir ordu duvarlarına tek bir taş atamazdı ve bu kalkanı indirmek de o kadar kolay değildi. Ama bunu zorlaştırmak isteyen kasabalılar her fırsatta düşman kuşatma makinelerinden haklayabildikleri kadarını haklıyordu.

İşte Kaplumbağa bu görevde idi. Zeplinlerin koruma ateşi ile tepelerin arkasından saldıran kuşatma vagonlarına kaleden müdahale etmek pek etkili olamıyordu. Birilerinin oraya gidip o kuşatma silahlarını yok etmesi gerekiyordu. Zeplinler havada onları korurken bunu yapmak da biraz zordu.

Kırmızı ve oldukça kumaşta cimri bir kılık giyen Radorna çöl diyarlarında, Kumdenizi topraklarında doğmuştu. Kara tenli ve yakıcı güzellikteki cadının üzerinde büyülü donanım olarak bir madalyon ve bir yüzük ile bir hançer vardı. Açık saçık ve küçücük tek parça giysisinin üzerinden omzuna çapraz asılı bir çantanın içinde neler taşıdığını sadece Radorna bilirdi. Belindeki kemerinde sallanan kılıflarda yarım düzine savaş değneği vardı ve onları savaş alanında kıyıcı bir biçimde kullandığını onu tanıyan herkes bilirdi.

Radorna dümenci silah arkadaşının becerikli bir konumlaması ile mükemmel bir atış açısı yakaladığında duraklamadı. Kulenin nişancısı cadıydı ve kulenin sihri onun emri ve nişanı ile saldırdı. Kristal kuleden çakan kızıl şimşekli kızıl ışın demeti fare zeplinlerine bindirdi, ilk zeplini delip geçti ve sonra ikinciyi de deldi. Üçüncü zepline de vurdu ve orada kaldı. Üç zeplini şişe geçiren bu vuruş ile zeplinler alevlerle parçalanarak yere dökülmeye başlamakta hiç gecikmediler.

Bu esnada arkaya dolanan bir diğer üçlü savaş gurubu da kaplumbağanın üzerine mor ateşten oklar olan top atışlarını yağdırıyordu. Büyülenmiş top mermilerinden gelen salvonun yarısı boşa gitmişti ama diğer yarısı da hedefi bulmuştu. Kaplumbağanın uçuşu darbeler ile dengesini kaybetti ve toparlayana kadar zor bir uçuşla göl yüzeyini teğet geçip su yüzeyini köpüklü uzun bir yarık ile yaraladı.

"Bir tur daha Emogio! Ondan sonra geri dönüp diğer kaplumbağayı alacağız. Bunun kalkanları sınırlarına dayandı."

"Bunu ne kadar sürdürebiliriz Radorna? Kalkanların şarj edilmesi kuşatma bu hızıyla giderse bu ritimde saldırmamıza yetişmeyecek. Bir şeyler yapmalıyız," diyerek konuştu dümenci büyü kullanıcısı.

"Biliyorum. Ama şimdilik elimizdeki bu. Hava gücü her zaman kilittir Emogio. Onlarınkini ne kadar kırabilirsek o kadar iyi. Durmak yok, bir tur daha haydi!" diye ateşli ateşli söyledi sert cadı.

Dümenci itaat etti ve zeplinlerin arasına hızlı bir dalışla girdiler.

Bir atışta iki tane ve sonra bir iki tane daha... Sonra teker teker inen üç zeplin daha ama işler giderek ısınıp zorlaşıyordu. Güzel bir açının peşinde keskin bir dönüş ve hızlı bir yükseliş ile dans ediyordu kaplumbağa golem. Atış anı geldiğinde tek atışta yine iki zeplini vurdu ve yeni bir ava döndü avcılar.

Derken Radorna bir an için çok iyi bir fırsat gördü ve kuşatma makinalarından bir bölüğün yakınlarından geçerken Kaplumbağanın kristal yumurtalarından dört tanesini yere bıraktı.

Karpuz büyüklüğündeki kristal yumurtalar yere çarptıkları anda içlerindeki büyü ile süratle değiştiler. Dört kristal yumurtadan 6 metre uzunlukta dört kaplumbağa adam golem doğmuştu. İki ayaktaki bu kocaman ve inanılmaz kristal golemler kararlı bir yürüyüş ile bir insanın koşu hızıyla korven saflarına arkadan bindirdiğinde yaşanan kıyım eşsizdi. Büyüye aşırı dirençli bu devlerin karşısında durabilen etdevleri bile ağır kayıplar veriyordu ve bu golemler kuşatma makinelerinin canına okumakla meşgul olurken büyücülerin elinden bir şey gelmiyordu.

Cadı tam gülümserken kaplumbağa bir seri top atışıyla vuruldu! Golemin uçuşu sarsıldı ve yere doğru yalpaladı. Bir tümseğe ve bir taneye daha çarptıktan sonra bir takla attı. Bir takla daha ve bir süre göl kenarına kadar sürüklendi. Golem gölden az ötede sürüklenmeyi bıraktı ve durdu.

Radorna çarpışmadan koruma büyüleriyle yüklü tılsımlı küçük kılığının yardımı ile hasarsız kurtulmuştu. Hemen yanındaki diğer arkadaşlarını kontrol etti. Onlar da korumalar içindeydi ama yaraları da vardı ve yarı baygın haldeydiler. Arkadaşlarının üzerine iyileştirme büyüleri yaptı cadı.

Golem yan yatık ve yaralı haliyle inliyordu. Kendini tamir büyüsünün yüklü olduğu sandığa yürüdü ve çalışma emrini fısıldadı Radorna. Golemin uçacak ve buradan kendini kurtaracak seviyeye kadar kendini tamir etmesi için biraz zaman gerekliydi. Cadı bu kadar zamanı olduğundan şüpheliydi. Silahları çalışmaz haldeki golemin içinde kapana kısılmış halde bekleyecek son kişiydi güzel Radorna.

Dışarı çıktığında bir korven gurubunun goleme doğru geldiğini görmek onu hiç şaşırtmamıştı. Yağmacı ve hırsız, fırsatçı ve de açgözlü bir topluluk olan korvenler böyle değerli bir yağma fırsatını kaçırmazdı. Bir düşman golemi ve düşman büyücüleri vardı burada...

Radorna duruşunu güçlendirdi ve kısılmış keskin gözleriyle ölüm vaad ederek gelen dağınık ama sayıda kalabalıkguruba baktı. Gelen çapulcuların arasında gece avcıları, etdevleri, piyade fareler ve bir savaş sürüsü vardı. Bu güzel bir kavga olacaktı. Radorna'nın o ünlü kendini beğenmiş gülümsemesi dudaklarında kıvrıldı. Güldü tehlikeli cadı. Bir kahkaha ile ilk büyüsüne başladı. Radorna yakın kavgayı ve savaşın ölüm kokan sıcak atmosferini seviyordu. Bu ona kendini yaşıyor hissettiriyor ve heyecan veriyordu.

Güruh üzerine kapanırken karaderili cadı ateş gibi yanan kızıl gözleriyle altın ve gümüşten iki çemberin içinde yerden bir metre kadar yükseldi ve ilk büyüsünü emretti.

"Schleepan Dee Veeladd," diye seslendi. Uyu seni kötülük tohumu diye emretti. Elliye yakın sürü faresi ve onların çobanı şimdi yere horlayarak yuvarlanıyordu. Saatlerce hiçbir uyandırma çabasının etki etmeyeceği derin bir uykuydu bu. Radorna sonra hemen diğerlerine döndü. Kıyının bu kesimindeki nisbeten yüksek tepecikler ve kayalıklar yüzünden kendisine yaklaşma sağlayan dört ana geçit bölgesi vardı. Buralara doğru büyüsünü nişanladı ve gönderdi. Zaman kazandırıcı örümcek ağı tuzağı görülmez biçimde dört boğazı tıkıyordu şimdi ve ilk kurbanların ulaşmasına az kalmıştı. Ama onlar yaklaşmadan gurubu biraz daha budamaya kararlıydı kırmızılı cadı.

Safına çekme büyüsünü kullanmaya başladı ve piyade farelerden iki gurubu birbirine düşürdü. Fareadamlar birbirine girmişti ve kan gövdeyi götürüyordu. Radorna'nın fareadamları sayıca azdı ama korkusuzca, kendilerini tüketen bir atılganlıkla sayılarından daha etkili biçimde çarpışıyordular.

Gece avcılarının tuzaklardan birini aşarak geldiğini gören Radorna güldü. Bunu bekliyordu. Bu katiller çok iyiydi. Ama o kadar da iyi değil.

Cadının başının üzerinde, soğuk dumanlar mavi beyaz bir ışıltıyla ve çıtırdayan melodiler fısıldayarak dönmeye başlamıştı. Minicik ve buzdan arıkuşları Radorna'nın başının üzerinde ışıldayarak, soğuk dumanlarla tüterek dönüyordu. Bu dans çok sürmedi ve kuşlar cadının emriyle koca bir rüzgar olup ileri atıldı. Beyaz ve soğuk ve de keskin, sivri bir rüzgardı bu. Bu bir ölüm tipisiydi. Rüzgar ve kuşlar gece avcılarına vurduğunda etkisi çok dehşetliydi. Buz beyazı ve kan kırmızısı, siyah güruhun cansız düşen bedenleri üzerinde yerlerini almıştı.

Diğer üç istikamette ağa yakalanmış korvenleri görüyordu şimdi Radorna. Ölü korvenlere bir emir gönderdi ve ölülerin üzerindeki etler dökülürken iskeletleri ayağa kalktı. İskeletler parçalara ayrılıp havada süzülen bir dans ile kısa sürede birleşti ve daha büyük, daha kıyıcı bir iskelete; bir iskeletdevine dönüştü.

"Öldür," diyerek emretti Radorna ilerideki ağa sinek gibi yapışmış korven guruplarından birini gösterirken. İskelet dev yürürken korvenlerin yaklaşan bu deve verdikleri ciyaklayan dehşete düşmüş tepki kulakları yaralıyordu. Neyse ki bu sesler uzun sürmeyecekti.

Kadının çevresi hala kalabalıktı ve Et devleri biraz daha yavaş olmalarına karşın işte şimdi onlar da geliyordu. Bu lanet yaratıklar gelmeden önce yakındaki sinekleri temizlemeliydi. Ağa yakalanmış bir guruba döndü ve kesen kılıçlarla yüklü bir haykırış ile ölüm çığlığını attı. Uğursuz bir şarkının nakaratı gibi üç kez bu çığlığı tekrarladığında ağa yakalanmış tek bir canlı kalmamıştı. Cesetler paramparça ve darmadağındı.

Etdevlerinden önce hala üzerine gelen sinsi bir piyade gurubu vardı ve aradaki mesafe taş atım menziline inmişti. Üzerine oklar yağmaya başlamıştı ama bunlar kalkanına vurup orada kalıyordu.

Büyüsünü süratle hazırladı ve emretti cadı. Patlayan bir şok dalgası, dar bir koni şeklinde ilerleyip korven gurubuna vurdu. Kemikleri, kafataslarını parçalayarak onları silip süpürdü attı. Okçular ve koşucular artık ölüydü.

Radorna artık etdevleri ile yüzyüze sayılırdı. Ve arkadan gelen üç fareadam gurubu daha vardı. Seri halde yaptığı büyülerden sonra kanı iyice ateşlenmişti ve gülüyordu. Gelsinlerdi bakalım. Ölü fareadam guruplarını hedef alan bir şarkıya başladı cadı. Uğursuz ve karanlık, tüyler ürperten bir şakıydı bu. Soğuk bir rüzgar süratle ölüleri buluyor ve etlerini sıyırıp iskeletleri dans ile ayağa kaldırıyordu. İskeletler dans ederek birleşiyor ve daha büyük iskeletlere dönüşüyordu. Savaş alanında şimdi ilk iskeletdevden sonra iki iskeletdev daha vardı.

En yakın etdevi, üzerine çullanan Radorna'nın iki iskeletdevi ile şiddetli bir kavgaya kapanırken diğer üç etdevi geliyordu. Birisi çok yakın ve diğer ikisi neredeyse iki farklı yönde ama eşit uzaklıktaydı. Radorna yakın olana odaklandı. Ellerini ileriye uzattı ve ellerinin çevresinde amber rengi kızgın bir ışık çemberi büyümeye başladı. Çember bir metre çapa ulaşana kadar süratle büyüdü ve sonra cadı iki elini havaya kaldırıp süratle etdevine doğru indirdi. Çember elinden, yayından fırlamış bir ok gibi, fırladı ve etdevini tam göğsünden vurdu. Kızgın ve sarsıcı bir rüzgar iğrenç bir yanık kokusuyla birlikte patlayıp esti geçti. Etdevi inledi ve içindeki büyüler çatırdadı. Varlığı gelen dağılmanın korkusuyla acı bir haykırış koyverdi. Sonra bir anda patladı ve etrafa et ve kemik parçacıkları olarak saçıldı. Güçlü bir devdi ama Radorna daha güçlüydü.

Cadı sıradaki diğer iki deve baktığında gözucuyla iskeletdevlerinin muzaffer olduğunu ve korven guruplarını kovaladıklarını gördü. Bu esnada önünde savunma yaptığı kaplumbağa golemi sarsıldı ve süratle kendini düzeltti. Radorna zihninde o seslenişi duyduğunda rahatlayarak gülümsedi.

"Diğerleri de uyandı. Tek başına oynamayı sevdiğini bildiğimizden biz onarımı hızlandırmaya odaklandık," dedi ve kulenin ateş gücü ile bir etdevini parçalayıp buharlaştırdı Emogio.

"Zeplinler uyandığımızı görmeden bu yaralı kaplumbağayı eve götürelim. İçeri gel Radorna."

"Yeterince oynamıştım zaten. Bugünlük bu kadar yeter," diye gülümseyerek konuştu güzel cadı.

"İyi kız," diye gülümseyerek aynen cevapladı Emogio.

*******

Son Güncelleme: Salı, 26 Haziran 2012 22:37

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

YA BEN İSTANBUL’U ALACAĞIM
Türkiye Türklerinin İstanbul’un Fethi Destanı, 125 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün237
mod_vvisit_counterDün4180
mod_vvisit_counterBu Hafta17697
mod_vvisit_counterGeçen Hafta55647
mod_vvisit_counterBu Ay121930
mod_vvisit_counterGeçen Ay161449
mod_vvisit_counterToplam20645433

Şimdi: 59 misafir var.
IP: 34.200.226.179