Oruç Baba Der ki:

Konuşmak bilgili olmanın göstergesi midir, bilinmez; ama susmak bilgelik gerektirir.


Althar'ın Akıncıları: Altıngöl ve Ejderha (1. Bölüm)

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

Normalde bir öyküyü bitirmeden ortaya çıkarmam. Ama bu defa sıcaklar karşısında baktım miskinliğim tuttu, kendime öyküyü tamamlamak için itici güç olsun diye giriş sayfalarını göndermeye karar verdim.

Bu öyküyü sevgili Gecekuşu'na ithaf ediyorum. Hanım kahramanlara daha çok şans vereceğim :)

****

İldar dünyasının yeraltında, koca bir ikinci dünya vardı. Ve bu dünyanın adı Derindiyarlar'dı. Derindiyar özellikle uzunkış olarak bilinen mistik ve lanetli mevsim ortaya çıktığından bu yana, günden güne yüzey halklarının artan göçüyle kalabalıklaşan bir yerdi. Ve uzunkışın geri geldiği şu son bir yıl içinde,  Altıngöl havzasında bunun anlamı ortalığın ısınacağı gerçeğiydi. Altıngöl'deki Beş Şehir halkı bunun fazlasıyla farkındaydı.

Altıngöl havzası kabaca sivri ucu güneyi gösteren bir yumurta şeklindeydi ve dar kıyı kesimleri ile çevrili koca bir suydu. Güneydeki Karasular körfezine açılan Karaboğaz'a kadar uzunluğu 40 fersahı buluyordu ve en geniş olduğu noktada bu göl 25 fersahı görüyordu. Bu havzanın göl yüzeyinden tavana yüksekliği bazı yerlerde iki bin metreye ulaşıyordu ve gölün derinliği bazen dipsiz derinkaranlıklara doğru gidiyordu.
Havza, adını aldığı suların içindeki doğal ısı, gaz ve ışık kaynaklarının kimi yerlerde tavanda yarattığı kristal kolonileri sayesinde kendi güneşine ve ayına sahipti. Yılın ve günün belli dönemlerinde sarı, amber, mavi ve gümüş gibi renklerle kimi zaman öğle güneşine yakın, kimi zaman zifiri geceye yakın bir doğal ışıklandırma vardı bu havzada. Bu Derindiyarlarda görülmemiş bir şey değildi ama bu bölgenin güzelliği gören sanatçılarda hayranlık uyandıracak kadar eşsizdi.

Beş Şehir yerleşimleri ve düşman Kırıkdiş hisarı bu yumurta şeklindeki havza üzerinde kabaca bir deniz yıldızı şekli oluşturacak şekilde yayılmıştı. Mükemmel bir şekil değildi ama görüntü buna yakındı. Denizyıldızının merkezinde Kabukada vardı; Donanmanın ileri karakolu. Kuzeydeki sivri ve yalnız kol Uğultuluşehir idi ve burası en güçlü, en korunaklı en kalabalık yerleşimdi. Kuzeybatıda Derindere nehrinin Altıngöl'e döküldüğü şelaleli uçurumun üzerinde Derindere şehri vardı. İkinci en güçlü şehir aynı zamanda yüzeye giden havza yolunu da koruyordu ve yüzeydeki Kışgözcüsü Kulesi düşecek olursa oradan gelebilecek akınların önündeki set idi. Kuzeydoğuda ve Derindere'den daha güneyde Kılıçkasaba bulunuyordu ve Kırıkdiş hisarı ile en yakın komşu olan bu yerleşim Beş Şehir'in orklara ve korvene karşı güneydeki ileri karakolu idi. Güneydoğuda Kırıkdiş Kalesi vardı ve bu kalenin içindeki koca geçitten korvenlerin bölgesi olan Yeşilçukur havzasına ulaşan tüneller Beş Şehir için koca bir sorun kaynağı idi. Güneybatıda, sahilde Kristalköy vardı. Büyücülerin evi olan küçük yerleşim küçüklüğünden beklenmeyecek önemde ve güçte bir tabya idi.

Beş Şehir bölgesinin uyanık kahramanlarından küçük bir gurup olağan devriyelerindeydi. Olağan biçimde sinsice görünmezlik pelerinine bürünmüş küçük mavnanın içinden çevreyi gözetliyor ve bekliyordular. Kuup'u bekliyordular. Kuup yine her zamanki gibi geç kalmıştı. Oldukça olağan bir biçimde...
Ama bu defa bu devriye pek de olağan şeyleri ortaya çıkarmayacaktı.

Kuup sinsi bir gececi, bir hırsız, bir casus ve bir katildi. Ve bir holendi. Bir holen ve bir katil... Çok ayrı kelimeler. Holen nedir diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Holen bir buçukluktur. Boyları 1.40'dan bile kısa olabilen bu ufak tefek ahalinin en belirgin özellikleri ve şöhretleri keyif düşkünü ve iyi yürekli oluşlarıdır. Doğayı ve çiftçiliği, hikayeleri, gezmeyi, müziği ve yemeği seven holenlerin içinden gölgeli tipler nadiren çıksa da, bu halkın içindeki ışık o denli güçlüdür ki bir holen kötü olamaz.
Ama tanıyan pek çok kişi için Kuup istisnai bir holendi. Kuup tam bir katil ve yokedici olarak üne sahip sıradışı bir holendi.
Kapkara kukuletalı pelerinine bürünmüş, simsiyah eldivenleri ve kapkara giysileri içindeki buçukluk; su gibi akıcı ve yılan gibi kıvrak, kedi gibi hızlı, hayalet gibi sessiz ilerleyişiyle kısa sürede sorunsuzca Kırıkdiş Kalesi bölgesinin içlerine, garnizonun kalbine kadar sızmıştı. Korvenlerin; yani fareadamların, bölgesi olan Yeşil Çukurlar havzasına açılan tünelin ağzına elinden geldiğince yaklaşmış ve çevreyi etraflıca uzun uzun incelemişti. Gördüklerinden hiç memnun olmamıştı minik şeytan. Yüzü tehlikeli biçimde sertleşmiş ve kukuletasının gölgelerinde gizlenen göz bantsız sağlam tek gözünün kaşı ürkütücü biçimde çatılmıştı. Kör ve kapalı ama büyülü diğer gözü, sağlam olan gözden çok daha iyi gören haliyle, Kuup'a pek çok can sıkıcı bilgiyi ayrıntılı biçimde gösteriyordu.
Kuup sessizce bir küfür etti. Altıngöl suları çok erken karışmaya başlıyordu. Yedi yıl sürecek uzunkış mevsimi hiç sıkıcı geçmeyecekti anlaşılan. Sırıttı katil holen. Hemen kendine emir verdi ve işe koyuldu. Bu kaleden çıkmadan önce bırakmak istediği bir iki hediye vardı... Korvenler buna bayılacaktı. Aslında korvenler Kuup'un hediyelerine bayılmanın da ötesinde öleceklerdi...

Mistik ve fiziksel korumaları arttırılmış, devriyeleri sıklaştırılmış, garnizonu kalabalıklaştırılmış Kırıkdiş kalesinden uzaklaşırken Kuup bir noktada yaramazlık yapmıştı. Bu kaleden hiç gelmemiş gibi sessizce çıkabilirdi ama bu hiç eğlenceli olmazdı. İmzasını atmalıydı.
Kuup ilk kurbanını kuşatma vagonlarının yanında bulmuştu. Kıdemli mühendis büyü kullanıcılarından birisiydi. O olmadan Altıngöl daha iyi bir yer olacaktı. Sessizce fareadamın arkasından yaklaşmış ve daha o farkına varamadan sırtına sıçrayıp boğazına bir kulaktan diğerine derin bir yarık hediye etmişti. İkinci kurbanı aslında kurbanlardı. Yiyecek deposundaki içki fıçılarına uğramış ve fıçıların içine kendi özel formülü olan 'tatlandırıcıdan' eklemişti.
Sonraki durağı Mühendislerin kaldığı bir çadırdı. Mühendislerden 3'ü uykuda sessice kesilen gırtlaklarıyka uyanmaya fırsat bulamadan sessizce ölmüştü. Dördüncü mühendis dışardan gelen bir kavga sesine uyandığında üzerine kapanan holeni görmüştü. Mühendis korven bir holenden daha güçlü ve yırtıcı bir yaratıktı belki ama bu holen sıradışı bir holendi. Bu Kuup idi. Kuup ilk vuruşyla rakibinin zayıf savunmasını aşmakta hiç zorlanmamıştı. İkinici vuruş da boşa gitmemiş ve korven çadırın ağzına doğru yığılmıştı.
Şanssızlık eseri çadırın önünden geçmekte olan bir çift fareadam askeri çadıra daldığında Kuup gizliliğin buraya kadar olduğunu anlayacak kadar tecrübeliydi. Nitekim gizlilik buraya kadardı. Daha yakın olan korven savaş çığlığı ile bu minik hedefin üzerine hışımla atılırken daha uzaktaki asker alarm çığlığıyla kampın bu tarafını ayağa kaldırıyordu... Kuup gülümsedi. Hareketi ve macerayı severdi. Hemen kesmeye koyuldu.

Sulvor omzunda yırtıcı evcili -büyülü papağan Goldo- ile yaklaşan hareketi izliyordu. Yıllanmış korsan silahşör elinde tuttuğu dört namlulu uzun menzilli dumanyayını doğrultmuş, dürbünü ile atış yapacak doğru noktayı arıyordu.
Koyu yeşil ve siyahlara bürünmüş yarı elf Vorrakil de elf işi uzun menzilli yayını germiş ve dostundan gelecek ilk atışı bekliyordu. Onun yanındaki mühendis silahşör Makniks geminin mitralyözünün yanında durmuş mermi kutusunu kontrol ediyordu. Çekik gözlü keşiş Chen Dee dümen hücresine girmiş ve gemiye verilecek herhangi bir emir için hazırdı. Gurubun büyücüsü Pembeli Pormatiena Hanım elinde oynadığı küçük bir ateş topuyla bir yandan da bir  şarkı mırıldanıyordu.

Çatışma kısa ve çok berrak biçimde cereyan etmişti. Kuup'un peşindeki fareadam kuvvetleri arasında hızlı gece avcıları, fare sürücü süvariler, savaş sürüsü çobanları vardı. Kuup yol boyunca bu güruh ne zaman arayı kapatır gibi olsa geriye bıraktığı tuzaklar ile arayı tekrar açmasını bilmişti ama sonunda gemi ile buluşma noktasına yaklaşırken düşmanı da artık onu yanlardan ve arkadan sıkı bir biçimde çevirmişti. Tuzakların etkinliği azalmış ve takipçileri savaş alanına Kuup'un hepsiyle aynı anda başa çıkamayacağı şekilde dağılıp arkasını kapatmıştı.
Destek vuruşları tam zamanında gelmişti. Sulvor'un iki atışı sonunda savaş sürüsünden geriye pek bir şey kalmamıştı. Alan etkiliş vuruşuyla bu koca tüfek, kedi büyüklüğündeki yırtıcı farelerden oluşan savaş sürüsünü parçalamıştı. Vorrakil'in attığı oklar büyülü "çokoklar" idi ve yaydan çıktıktan sonra nişancının gözüne kestirdiği yakın hedeflere doğru ok bölünüp aynı anda çok hedefi vuruyordu. Keskin nişancı rel ilk ok yaydan çıktıktan hemen sonra ikinciyi de göndermiş ve iki ok on iki oka dönüşüp on iki fare süvarisinin bineğini cansız bırakmıştı. Süvarilerin bu yuvarlanan koca farelerin altında kalarak ölmesi ya da sakatlanıp savaş dışı kalması işten değildi. Sağ ve sol kanatlardaki hızlı gece avcılarının üzerine çöken ise iki kıyametti. Biri Makniks'in yıldırım saçan öfkeli mitralyözü diğeri Pormatiena Hanımın geniş bir alanı kavuran ateştopu büyüleriydi. Arkasında bu kıyamet koparken Kuup bir an için bile dönüp geriye bakmamıştı. Dostlarının bu güruhu bitireceğine inancı tamdı ve vakit geçirmeden vereceği rapor için şimdiden aklında gördüklerini bir kez daha değerlendiriyordu.

Omzunda tünemiş uğursuzca etrafa bakınan Goldosu ile birlikte Sulvor hemen Kuup'un yanına gelmişti. Gemileri Griçekirge de aynı anda süratle başını açık sulara çevirmiş hız kazanıyordu. Sessiz, izsiz ve görünmez büyülü pelerin gemiyi sarmalıyordu.
"Formdan düşüyorsun galiba Kuup," diye gülerek takıldı Sulvor. Kuup genelde işlerini sessizce bitirmesi ile ünlüydü.
Kuup yeleğinin gizli ceplerinden birine uzandı. Üzeri bir kumsaati deseni ve rünlerle işli oval, büyülü bir kaya parçası çıkardı. Rünlerden birkaçına dokundu.
"Formdayım," diye cevap verdi. Sinsice gülümsedi.
Sulvor üstelemedi. Güldü.
"Sıradan bir devriye değildi anlaşılan?" diye sordu silahşör kaptan.
"Hem de hiç sıradan değildi. Bir an evvel Neekor'u görmeliyim," diye ciddi ve karanlık bir sesle konuştu holen. Neekor, Derindere şehrinin hakimi ve Beşşehir meclisindeki 'Beşler'den sesi en güçlü olan ikincisiydi.
"Başımız dertte galiba," diye sordu Sulvor.
Daha o soruyu sorarken Kırıkdiş kalesinden kocaman patlama ışıklarının şimşekleri havza sularına vurdu ve sonra da kuvvetli sesler Altıngöl'ün üzerinde inledi. Sulvor büyülü patlyıcıların dehşetli gücünü bilse de patlattıkları şeyin de çok kuvvetli olduğunu sesten ve renklerden anlayabiliyordu.
"Hayır, Sulvor. Başımız dertte değil. Başımız büyük dertte," diye mırıldandı Kuup.

**********

Gölgeörücü çoklukla karanlık ve kısmen de mum ışıklarıyla zayıfça aydınlanmış çalışma odasındaydı. Koca çalışma masasının ardında kaybolmuştu adeta. Genç ve dinç duruşuna rağmen yakışıklı gölgeörücünün omuzlarına inen saçları bembeyazdı. Orta yaşlı yüzünde bir iki savaş yarasının ve yaşanmış acıların izleri vardı. Gözlerindeki tutkulu ve soğuk ateş bir bilmece gibiydi. Siyah cüppeli ve gösterişsiz sade giyimli büyücü, görüntüsünün aksine son derece tehlikeli ve görkemli bir ustaydı.
Romulion geçitler ve Ağlar üzerine yazılmış bir düzine kadar kitabın ve elyazmasının arasına gömülmüştü yine. Bu çalışmalarına daldığında, zamanın akışını kaybettiği tecrübe ile sabit olduğundan, çalışma odasını yıllar önce -aslında boyutlararası bir cep içine gizlenmiş- varoluş düzlemi dışında bir yere taşımıştı. Yanında taşıdığı büyülü bir ulaştırma aygıtı ya da kapı eşiklerine işlediği rün dizimleri sayesinde, bir geçit deseni yaratarak istediği yerden bu gizli noktaya ulaşabiliyordu. Bu çalışma odasında zaman 1 yıl geçtiğinde dışarıdaki dünyada daha sadece 3  gün geçmiş oluyordu.
Bu çalışma odasının gizemini bu aralar paylaştığı kişi yavaşça ama gizlenmeden ona yaklaşırken Rom kitapların derinliklerinde kaybolalı çok olmuştu.
Güzel kadın süzülürcesine bir zarafetle yavaşça yaklaşıyordu.
Jeena bir amazondu. Karaakrepler aşiretindendi. Bu en tehlikeli ve yırtıcı, en güçlü aşiretlerden biri olması ile ünlü bir Ela aşiretiydi. Dişi soy Elaların, amazonların kökeni olduğu çağlardır bilinen bir gerçekti. Bir Ela çeviklik, hız, güç ve dayanıklılık ile savaş için yaratılmış yırtıcı bir yaratık demekti. Jeena yani Yeşimkılıçlı da ırkının ve aşiretinin en cengaver ve yırtıcılarından biriydi.

Yeşilgözlü, kumral saçlı, buğday tenli savaşçı ahunun hem atletik hem de büyüleyici bedeni bir yıkım silahı olduğu kadar bir güzellik abidesiydi. Bu güzelliği taçlandırdığı kadar onu daha da ölümcül kılan silah ve zırh donanımı ise İldar üzerindeki sayılı güçlü donanımlar arasındaydı çünkü Jeena uzun süredir Althar'ın Akıncıları'nın bir üyesiydi. Bu, İldar'ın altını üstüne getirip, en tehlikeli inlere çomak sokup, akınlarıyla her karanlık yuvaya ateş çökerten cüce ile her defasında yüklü bir ganimet kaldırmak demekti.
Jeena yeşil ejder pulu ilhamıyla yapılmış yeşil tam vücut zırhı ve ikiz silahları olan riss kristalli "çoksilahları" ile çok ünlüydü. Kolunda sarılı bir pazu bileziği şeklinde saklanan şekil değiştiren "karayılan" yayı ve gizli "çoktaşıyan" ceplerindeki sayısız minik ve ölümcül silahıyla bu etkileyici dişi savaşçı tepeden tırnağa silahlıydı. Oysa bedenine ikinci bir deri gibi saran ve baştan çıkarıcı bir estetikle yapılmış bu ince zırh içinde ne kadar çıplak ve korunmasız görünüyordu...
Dudaklarını arzuyla oyunbazca yaladı amazon. Yırtıcı bir kedi gibi sessizce hırladı. Avına yaklaşmayı sürdürdü. Onu böyle dalgınca çalışırken görmek kadını her defasında nasıl da tahrik ediyordu. Bu adanmışlık ve odaklanma çok etkileyici, çok cezbediciydi. Jeena yaklaştıkça gülümsüyordu. Rom hala onun farkında değildi.
"Çok derinlere dalmışsın yine," diye gülerek adamın boynuna arkadan sarıldı ve yanağından öptü amazon.
"Ah, tatlı Yeşil Prensesim. Geldiğini duymadım. Zamanda kaybolmuşum bir tanem."
"Farkettim," diye gülerek bir öpücük daha verdi Jeena. Tatlı tatlı güldü.
Romulion da güümseyerek cevap verdi.
Rom'un gülümsemesi içtendi. Derin ve mutlu bir gülümsemeydi bu. Amazon ile gölgeörücünün uzun süren silah arkadaşlığından sonra rastlantısal denebilecek olaylar sonunda "yakınlaşması" ikisi için de yeni ufuklar açmıştı doğrusu. Rom saplandığı derin ve boğucu karanlıklar içinden nefes alacak kadar yukarılara çıkarken Jeena da kendisine omuz vermesine güvenebileceği birisini sonunda bulmuştu.
İkisinin yürüdüğü yol sorunsuz olmaktan uzaktı elbette. Ama mutluluklar ve neşe yönünden de epey verimli bir beraberlikleri olmuştu şu ana kadar. Jeena'nın güvenini kazanmak Rom için epey güç olmuştu ve o kalbin derinlerine uzanabilmek için Rom epey bir uzun yol kat etmişti. Jeena da daha az sorun yaşamamıştı Romulion ile... Rom'un kurtarıcısı olmuştu Jeena bir noktada. Doğru zamanda doğru yerde bulunan doğru kişi olarak çok kıymetli bir yere sahipti amazon Rom'un karanlık kalbinde.

Romulion herşeyden önce bir gölgeörücüydü. Bir gölgeörücü olmak başlı başına bir sorun idi İldar'da. Bu topluluk kötü şöhretli bir topluluk idi. Güçlerini acıdan, korkudan, günahtan, karanlık güçlerle yapılan ağza alınmayacak anlaşmalardan alırlardı ve hayatları asla doğal biçimde ve huzur içinde sona ermezdi. Gölgeörücünün yolu lanetli bir yoldu.

Çilekeş Romulion da kendini yaşadığı talihsiz ve korkunç olaylar sonucu daha çocuk yaşta lanetlemişti. Suçluluk duygusu ve korku ile mahkum etmişti kendini. Hayatı bir kefaret ödeme ve intikam kavgasıydı. Acı hep yanıbaşında yürüyen en yakın arkadaşıydı ve sadece yalnızlık acıyla boy ölçüşebiliyordu. En azından Jeena gelene kadar böyleydi. Jeena çok şeyi değiştirmişti. Rom Jeena için bir sürü iblisini zincire vurmuş, bir sürü zebaniyi sürgüne göndermiş, ordularca canavar katletmişti. Jeena için karanlıktan çıkıp ışığa doğru büyük adımlar atmıştı. Jeena bunun farkındaydı. Gölgeörücünün gösterdiği çaba ve ilerleme amazonu mutlu ediyordu. Rom pekçok kötü alışkanlığını terk etmiş ve karanlık halesini büyük ölçüde parçalamıştı.

"Mola ver," diye emretti Jeena. Kitapları ve yazmaları Rom'un önünden çekip masanın kenarına doğrıu atarken adamın kucağına rahatça yerleşti.
Romulion gülümsedi. Dudaklarını kadına uzattı. Karşılık olarak uzanan dudaklar istekliden çok daha fazlasıydı. Öpüşmeleri hem uzun hem de kanatacak kadar ateşli, şiddetliydi.
"Yine bir şeylere kızdın galiba Prensesim. Brom mu? Yine ne yaptı?" diye gülümseyerek sordu Romulion. Brom akıncı dostlarından biriydi ve Jeena ile yaptıkları antrenman düelloları hep sağlam bahis konusu oluyordu.
Jeena surat astı yalancıktan.
"Yenişemedik yine. Lanet melez o kalkanı ve kılıcı çok iyi kullanıyor. Hem hızlı hem de çok dayanıklı."
"Ve bütün pis numaraları da biliyor" diyerek güldü gölgeörücü.
"Ve bütün pis numaraları da biliyor..." diye öfkeyle söylendi Jeena. Yüzünü astı ve çocukça somurttu. Teselli bekleyerek Rom'a daha bir sokulup sarıldı.
"Benim de bildiğim bir iki numara var. Seni teselli edebilirim bir tanem," diye yaramazca gülümsedi Rom.
Jeena'nın gözleri hevesle yaramazca ışıldarken yüzündeki tebessüm şehvetle kıvrıldı.
"Ne duruyorsun. Göster bakalım hünerlerini..."

İkisi de geçen aylar içinde hızlı soyunma konusunda yeterince antrenman yapmıştı ve bunun sonucu olarak kısa sürede çırılçıplak bir biçimde birbirlerine yılanlar gibi dolanıp tek vücut olmuştular...

(devam edecek)

Son Güncelleme: Çarşamba, 20 Haziran 2012 22:10

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

GENÇLİKTE VERİLEN SÖZ
Tuva Türklerinin Alday Buvçu Destanı, 104 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 
 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün583
mod_vvisit_counterDün7806
mod_vvisit_counterBu Hafta57430
mod_vvisit_counterGeçen Hafta77016
mod_vvisit_counterBu Ay66936
mod_vvisit_counterGeçen Ay249271
mod_vvisit_counterToplam20185585

Şimdi: 63 misafir var.
IP: 35.172.233.2