Oruç Baba Der ki:

Ellerimin ne kadar soğuk olduğunu söylediğinde onun beni, benim de onu sevmediğimi anladım. Çünkü eğer ortada bir kusur varsa; yanmayan ateş kadar, ateşi yakamayan da kusurludur.


OYUNCAK MÜZESİ’NDE ÇOCUK OLMAK

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

                                                                          

 

 

                                                                             ‘’ Dünyayı hayal gücü döndürür ‘’

                                                                                                                                          Albert Einstein

Farklı bir şeyler gerçekleştirmek istiyorsanız, hem de çocuklarınızla birlikte, o vakit müsait bir gün seçiyorsunuz tıpkı bizim gibi:

7 Nisan 2012, Cumartesi günüydü. Tüm çocuklarım ve veliler bir organizasyon için el ele vermiştik. Emeği geçen öğretmen arkadaşlarıma: Fatoş Çoban ve Emel Günhan Hanımlara buradan teşekkür ediyorum.

 Sabah 7 ‘de, iki minibüsle yola çıktık.  Takip ettiğimiz güzergâh Göztepe’deki, İstanbul Oyuncak Müzesi’di.

Yıllardan beri hep fırsat aramışımdır, Oyuncak Müzesi’ni ziyaret etmek için. İşte bugüne nasip oluyor ve ben hayallerimle kanatlanmak yerine bu sefer gerçek gidiyorum. Üç buçuk saat yolculuk sonrasında, Göztepe’deyiz. Köşkün çevresinde zürafa, bahçede Keloğlan, Nasreddin Hoca maketleri, bizleri masal dünyasına davet ediyorlardı. Ne mutlu bize, böyle bir sokaktayız. Bembeyaz bir köşk… Oyuncaklarla dolu köşkün önünde, fotoğraf çekilmek için acele ediyoruz. Soruyorum kendi kendime, acep neden beyaz rengi seçti Sayın Sunay Akın? Pembe Köşk de olabilirdi! Hepimiz biliyoruz beyaz; masumiyetin, barışın göstergesidir. Emin olarak merdivenlerden giriyoruz. Dışardan bakıldığında bir Peri Masalını andırıyor. Bu şato, sayısı bilinmeyen misafirlerini ağırlamıştır. Bugün biziz küçük afacanlar. Bakalım bizi içeride nasıl sürpriz bekliyor.

Etrafa bakınan çocuklarımı gizlice izliyorum ‘’ ğözlerinde bir pırıltı, dudaklarında bir ince tebessüm, her biri ayrı ayrı oyuncaklarla konuşuyor.

Neşeli havadan hepimiz nasibimizi alıyoruz. Güleç suratları, 29 ziyaretçinin ağzı kulaklarına varmış halde sırıtıyoruz. Uzun bir yolculuktu, hepimiz düşünceye dalarak zaman tüneline bir anlık dalıyoruz.

Parlak ve cin gibi bakan gözler ile Emre vitrinin önünde oyuncaklarını gözlemliyordu. Zeki ve hoşgörüyle bilinen Duru’nun elinin vitrine değdiğini görüyorum. Adeta elini uzattı bez bebek oyuncağa merhaba demek için. Acaba nasıl bir şaşırtıcı sohbet geçmiştir ikisinin arasında?

Yanı başımda üniversiteli öğrencilerden oluşan bir grup… Tren odasında nasıl da kahkaha atıyorlar, beni de mıknatıs gibi odaya çekiyorlar. Duvara monte edilmiş bir sistem vardı, merdiveni andıran,  onu bir iki kere ileri geri çekiyorsun bütün odada tren sesleri; cüf cüf başlıyor. Ben hayranlıkla izliyorum gençleri. Hepsi oğlum kadar… Eh, gençler eh, sizde mi çocukluğunuzu özlüyorsunuz. Oda oda turluyoruz. Bir anda uzay odasında Kerem’i zıplarken buluyorum. Burada da başka bir sistem vardı: sen zıplıyorsun, duvarlardan tavandan gezegendeymişsin gibi yıldızlar parlıyordu.  Kalbimiz sevinç içinde. Ver coşkuyu, ha bir daha zıpla. İşte böyle kaç dakika zıpladık bir bilsem? Anons veriliyor, grubumuzu konferans salonuna, belgesel izlemeye davet ediyorlar. Gidiyoruz bodrum katına, 70 kişilik bir salon. Çocuklarım da bir meraklı bir meraklı. Oturduk koltuklara, belgesel başladı. Hiçbir çocuk yerinde duramıyor. Hareketli oyuncaklar hangi hareketi yaparlarsa, benim çocuklarımda aynisini kopyalıyor. Tuana ve Kerem, dönme dolap ve şövalyenin aynisini başarıyorlar. Afacanlarım, ne de sevimliler. Biz veliler arkadan nasıl da mesuduz. Şimdi de o sahneyi unutamıyorum. Kol, baş, vücut her yer çalışıyor. Buradaki tek gerçek sevgi, dostluktu.

Oyuncakların dili yok ama biz onların mesajlarını almış bulunuyoruz. Biz sevgiyi kucaklıyoruz. Dostlukları çoğaltmaya geldik. Bu 7 yıl böyle devam etmiş(  23 Nisan, 2005 yılında açılmış müze), daha da uzun yıllar tekrar edilecektir.

Konferans odasından 1. katta dar olan alandan hızla ilerliyorduk. Bir andan Emel annemiz, ses veriyor ‘’ Bakın bakın şirineler, hepsi bir arada’’. Ah, şu şirineler, bizim zamanımızda ulaşılamaz kahramanlarıydınız. Biz büyüdük, siz hala bizim çocukların peşinden koşuyorsunuz. Koşun koşun onlara hep güzellikleri öğretin.

Kahve içmeden olur mu? Hele hele yeni çekilmiş Türk kahvesinin kokusu  tüm  müzeye yayıldıysa. Mıknatıs gibi bizi pastaneye çekiyor. Masalarda çocuklar için masa oyunları vardı. Çocuklar eğlencede, biz kahvelerimizi yudumluyoruz. Karşımızda dev ekranda Charlie Chaplin’in o meşhur Ayakkabı Dansını keyifle izliyoruz.

Hiç WC hikâyesi duydunuz mu? Bakın anlatayım: İnsanoğlunun bedensel ihtiyacına bu kadar özen gösterildiğine ilk kez şahidim. Bir gemiye davet varcasına bir tünelin içinden hayranlıkla yürüyorum. Oyuncaklar arasında kız kaptan ve erkek kaptan sizi karşılıyor. Son derece temiz odayı unutamıyorum, duvarlarda resimlerde kalıyor aklım. Sağımda küçük bir hikâye, solda küçük fotoğraflar, hepsinin ayrı ayrı hikâyesi var.

Sunay Akın’ın Oyuncak Müzesi için aldığı ilk oyuncak Beyaz At. Yanında foto çekilmek bize de nasip oluyor. Müzedeki yaklaşık 4.000 oyuncağın, tümünde üretildikleri ülke ve tarih belirtilmişti. En eski oyuncak 1817 yılına ait Fransa’da yapılan bir kemandı. Ne çok muhabbet gizli bu vitrinlerin ardında… Bak bak bu ne güzel bakıyor oradan diyorum ve Charlie Chaplin oyuncağın önünde sevinçten uçuyorum. Herkes kendi keyfine göre yaşıyor heyecanını. Herkes her gün yeni bir yoldan geçiyor, seçtiği yol uzun mu, kısa mı tartışmıyoruz, mutlumu mutsuz mu onu sorguluyoruz! Ben isterim ki her gün, her yol mutluluk yaratsın.

Hayalleri çok, hedefleri ve amaçları olsun gelen çocukların. ‘’Bugün ne yaptıysak kendimiz için yaptık. Fevkalâde bir gündü’’ diyor Fatoş anne.

Toz alırken piyanonun klavyelerine bir şey olacak diye, hafiften dokunuş var ya. İşte biz de yürürken bir başka basıyoruz zemine. Gerçek mi, hayal mi, burada mıyız, bir masal içinde miyiz? Soruyorum kendi kendime, ama yanımda Eylül ve Kağan’ı görünce, Sunay Akın'ın seslendirdiği elektronik rehberlik (audio guide) aparatı takıyorum kulaklarına, sırayla odadaki hikâyeleri dinlettiriyorum. Acelemiz yok, usul usul geçiyoruz vitrinleri. Geceye kadar burada olsak doyum olmaz. Nasıl da büyüleniyoruz.

Çocuklar her şeyi taklit yoluyla öğreniyor, neşeli, hareketli yavrularım adeta beni abluka altına alıyorlar; ‘’ Öğretmenim, öğretmenim’’. Birlikte olmak istiyorlar. Anne - öğretmen arasında üçlü köprü kuruyorlar. Güzel bir köprü dostluk namına… Her şey cazip geliyor. Bulunduğumuz ortamdan ne mümkün ayrılmak. Her bir oyuncağı ayrı ayrı düşünseniz… Sonra hepsine isim verseniz sonunda ne çok dostunuz olurdu. Evet, bu emsali müzede ne çok dostumuzla tanışma fırsatı bulduk.

Oyuncak Müzesi’nde dolaşırken bahçeye çıkıyorum ve bir de ne göreyim, DEĞERLİ Sunay Akın - birkaç dakikalığına uğramış Müze'ye. Tesadüflere inanma DA DUR yerinde. Koşuyorum yanına ve grubumuzu tanıtıyorum. Bir foto kare için anlaşıyoruz, ama benim afacanlarım anneleriyle köşkün DEĞİŞİK BÖLÜMLERİNDEler, meraklı meraklı yeni hikâye peşindeler. O vakit Sayın Sunay Akın’la HATIRA FOTOĞRAFI ÇEKTİRMEK BANA KALIYOR. On altı yıldır hangi programdaysa kendisini keyifle izliyorum. Sürekli yeni fikirler üreten, değer verdiğim bir şair - yazarın yanındayım.

Evet, öbür tarafta ne oluyor bir bakalım diyerek bahçedeki Atölye’ye merak sarıyoruz. Biz bugün burada ilk defa tahta oyuncaklarımızı boyamak için saatimizi bekliyoruz. Anons geliyor ve tüm afacanlar koşa koşa önlüklerini giymek için sıraya giriyorlar. Sihirli ellerden yeni oyuncaklar çıkıyor. Ufak fikirleriniz, kim bilir ne büyük projelere imza atacaktır. Bugünün anısına, yıllar sonrasında mutluluk kalacaktır.

 Balkon terasındayız, zirvenin fotoğrafıyla ‘’ çok şanslıyız’’ diyoruz. Hayaller hep var olsun, biz de peşinden daima koşalım.

Haydi, ‘’hoşça kalın’’ diye çocuklarım bugünkü dostlarından ayrılıyorlar.

Büyülü dünyasından akıp geçen zamanda, çocuklarımızın vazgeçilmez oyuncaklarından satış reyonundan yararlanarak, anneler çocuklarına zürafa, şirine, fok balığı ve daha birçok seçeneklerden ayrılamaz iken, ben kitap köşesindeyim. Çok değer verdiğim yazar Sunay Akın’ın kitaplarından, oyuncakların hikâyeleriyle olan iki kitabı ‘’ Kırdığımız Oyuncaklar’’ ve ‘’ İstanbul’da bir Zürafa’’yı, ailemle seve seve okumak için seçiyorum. ‘’ İyi bir kitap, düşünen insana hayat veren kandır’’  İngiliz şair John Milton’un sözlerini hatırlayarak kitaplarımı sevinçle çantama yerleştiriyorum.

Büyük kentin sanat ve kültür mirasından, nefes nefese ayrılırken, çocuklarımın ellerinde, tahta oyuncakları mutluluk karesinin hatırası oluyor.

Servise yöneliyoruz, ama beynimi meşgul eden çocukluğum devam ediyor. Hangimiz unuttuk, ilk oyuncağımızı? Küçükken, büyüklerimizden gelen oyuncaklar ile gelen sevgi iletişimini.

Neden çıktık yola? Neden seçtik Oyuncak Müzesi’ni? Neden?

Çocukluğumuza geri dönmek için.

Göztepe’deki Oyuncak Müzesi bu sorumun cevabını layıkıyla cevapladı.

İstanbul Oyuncak Müzesi bizim için çok doğru tercihti. Bunu arzuladık, gördük, yaşadık. Herkese tavsiyemdir.

Mercan CİVAN

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

AVDA KAZANILAN DOST
Başkurt ve Kazak Türklerinin Kozı Körpeş Bayan Suluv Destanı, 120 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 
 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün1600
mod_vvisit_counterDün8428
mod_vvisit_counterBu Hafta34759
mod_vvisit_counterGeçen Hafta76275
mod_vvisit_counterBu Ay52071
mod_vvisit_counterGeçen Ay249271
mod_vvisit_counterToplam20170720

Şimdi: 61 misafir var.
IP: 3.80.160.29