Alain Diyor ki :

Büyük başarılar kişiyi aptallaştırmadığı takdirde kişi alçakgönüllü olur.


MİHRİBAN

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta


 

 

 

Öykü
Evinde tek başına oturan, ama mahallede herkes tarafından saygınlık gören Şerife teyze Mihriban öğretmenin de yakın komşusuydu. Her fırsatta bir araya gelirler, kahveli sohbetlerine devam ederlerdi. Bu sohbetler, aslında Şerife teyze için bir avuntu ve dert paylaşma özelliği taşıyordu. Çok sevdiği eşini aylar önce kaybetmişti ya, şimdi onun boşluğunda konu-komşusuna çok daha hasret duyguları beslemeye başlamıştı. Bir yandan dinine de bir o kadar kocaman bağlanmıştı. İki yıl önce eşiyle birlikte Umre ziyaretinden getirdikleri Kuran-ı Kerim ve öteki kitaplar da koltuğun başucundaki komodinde hazır duruyordu. Yalnızlı dakikalarda bu kitaplardan dualar okur, rahmetli eşine hediye ederdi.
Bazen kendisini ziyaret etmek için şehirden gelen dünya tatlısı torunlarıyla bir sofraya oturduklarında hayata yeniden doğmuş gibi oluyordu. Onların yokluğunda ise Mihriban’a bel bağlıyor, onunla her şeyini paylaşıyordu. Bir gün canı oldukça sıkınmıştı. Kendini eğlendirecek birilerine ihtiyacı vardı yine. Ev telefonundaki numaralara basarak ahizeyi kulağına koydu ve karşıdan ses gelince hemen konuşmaya başladı:
“İyi günler Mihriban, güzel kızım, yürekli kızım benim, nasılsın? Biliyor musun, çok özledim seni. Bugün bana gelir misin acaba? Gel ki, kahvemizi içerek sohbetlerimizin tadını çıkarmaya devam edelim”. 
Bu samimice söylenmiş sözler, telefonun öbür ucundaki Mihriban’ı ne kadar da heyecanlandırmıştı. Bu nedenle hiç düşünmedi bile. Çocuk gibi zıplayarak komşusunun yolunu tuttu. Kapıda, hasretle onu bekleyen gözler görülmeye değerdi. Sarmaş dolaş olduktan sonra içeriye girdiler. Hoş-beş, hal-hatır faslı bitince Şerife teyze ağzındaki baklayı çıkardı:
“Mihriban kızım, geçenlerde camideki kuran kursuna kaydımı yaptırmıştım. Hocamız da evde ezberlemek için bize birkaç dua vermişti. Bunların üzerinde güzel güzel çalışıp bugün hocanın karşısına geçtim. Çok heyecanlıydım tabi. Benden önceki arkadaşlarımız duaları okurken tökezlemişlerdi. Ben de aynı korkuyu kendimde hissetmeye başladım. Ama korktuğum olmadı. Allah’tan, öyle bir ders çıkardım ki… Alkışlanacağımı zannetmiştim. Maalesef, ortalığa bir sessizlik çöküverdi. Hani, derler ya, sinek vızıldasa duyulacak. Öyle bir şey oldu kızım. Sanki dini bir suç işlemiş gibiydim neredeyse. Neden sonra hocamızın sesi duyuldu:
“Siz, Bulgarlar, çok zeki insanlarsınız, canım! Evlerinizde ne yiyip ne içersiniz bilmem?” Onun bu tavrı karşısında şaşırıp kalıverdim. Duyduklarıma inanmak istemiyordum. Bunda bir kurt yeniği olmalıydı. Bu hakarete dayanamadım ve hocaya sordum:
“Hoca efendimiz, bu nasıl bir cüret sendeki böyle? Bizlerin Bulgar olmadığımızı daha öğrenemediniz mi yoksa?”
Cevap veren olmadı maalesef. Sustular… Sustular…
Evet, kızım, ben sordum, onlar sustu. Onlar susunca da içim kaynadı… Kaynadı… Biliyorsun, biz, 1978 göçmeniyiz. Bulgarlar bile bize Türk diyordu da, burada, Anavatanımızda bazı kişiler şimdi bizlere Bulgar yakıştırması yapmaya çalışıyor. Olmaz böyle şey! Hiçbir yürek kabul etmez bunu. İsyan ediyorum işte! Seni, bu derdimi paylaşalım diye çağırdım bunun burasına. Moralim iyice düşmüş durumda. Ne diyeceksin bilmem?”
Sohbetin tadı kaçmış, mutluklarını hüzün ve acı kaplamıştı.
Ne diyebilirdi ki, Mihriban? Birden düşüncelere daldı ve sustu. Sonra gözlerinde bir hiddet belirtisi kabardı. Ağlayacak, gözyaşları dökecekti neredeyse. Meslektaşının da buna benzer bir sorusu aklına gelmişti çünkü.
“Siz, göçmenler, Bulgar Türküsünüz. Bulgaristan’da kalan anne-baban Türkçe biliyorlar mı? Türkçe konuşabiliyorlar mı?”
Öğretmen meslektaşının bu sorusu aylardır, yıllardır onun içinde bir yılan gibi çöreklenmiş, kalmıştı. Bu soru aklına geldikçe hasta oluyor, adeta kahroluyordu.
“Şerife teyze, dedi. Üzülmemeliyiz. Üzülürsek, kendini bilmez birilerinin hatası için kendimizi cezalandırmış oluruz. Aynı acıları ben de, biz de, tüm Bulgaristan göçmenleri de hep birlikte yaşadık, yaşıyoruz. Ve biz, kendimizin Türkoğlu Müslümanlar olduğumuzu, Anadilimiz Türkçemizle konuştuğumuzu sizin hocanız ve bizim meslektaşlarımız bilmezlerse de Allah’ımız bunu çok iyi biliyor… Haydi, ben gidiyorum. Rahat uykular sana!”
Evinin yolunu tuttuğunda aklı karışmıştı. Yanından ağır ağır gelip geçen bir polis arabasını görünce “beni tutuklamaya geliyorlar” diye birden bedenini bir korku sarıverdi. Bulgaristan’da geçirmiş olduğu sıkıntılı yıllarından kalma bir korkuydu bu. Orada korku, burada korku… Bu korku nereye kadar canım? 
Odasına vardığında özlemişçe kitaplığın başında durdu. Ne çok, ne güzel kitapları, dergileri vardı dolabında. Hepsini okumuş, bilgilerinden yararlanmıştı. Kaşgarlı Mahmud’un “Dîvânü Lugati’t-Türk”ünden tut da Namık Kemal’den, Sabahattin Ali’den, Nazım Hikmet’ten, Yaşar Kemal’den Orhan Pamuk’a kadar daha neler, neler… Üstelik kendisi de Sabahattin Ali’nin memleketinden (Eğridere’den) sayılırdı. Bu unutulmaz şair ve yazarla hem şehirli olduğu için gururu da büyüktü. Kitap dolabının kapağını açtığında eline ilk geçen Kaşgarlı Mahmud’un kitabı oldu. Kitabı açıp sayfalarını karıştırınca Türklük gururu tüm hücrelerinde yeniden buram buram kabarıverdi. “Nereden nereye bize Bulgarlık mikrobu aşılayacaklarmış?!” diye söylendi kendi kendine.
“Annen ve baban, aile ortamında hangi dilde konuşuyorlar? Anneannen, deden, akrabaların Türkçe biliyorlar mı?”
Bu soru yeniden kemirmeye başladı içini. Ve bu soru bir Türkçe öğretmeninden geliyorsa durum daha da vahimdir, çekilmezdir.
Şerife teyzeye atılan “taş” saplandı beynine şimdi de. Cami hocası ne demişti: “Siz, Bulgarlar, çok zeki insanlarsınız…” “Zekiliğimiz” şöyle dursun, “çok çalışkansınız” diyebilseydi keşke! Evet, bunu diyebilseydi… Anavatana geldiği ilk aylar, ilk yıllar geçti aklından. Ailesinin nafakası uğruna yabancı evlerde tozlar sildi, halılar yıkadı, hastalar baktı. Gece, gündüz farkı yapmadan fabrikalarda çalıştı hademe gibi. Oysa üniversite mezunuydu. Çok daha şanlı, şerefli işlerde çalışma haklarına sahipti. Her türlü “kara” işlerde çalışmakla onuru zedelememişti tabi. Türküm, çalışkanım… Demişti her yerde. Göçmen kızıyım diye küçümsenme duygusuna da kapılmamıştı.
Kitaplığın kapağını kapattıktan sonra her zamanki alışkanlık üzere gözlerini odanın köşesine dikti. Ayyıldızlı bayrak ve Atatürk portresi oracıkta durup duruyorlardı. Bir de altında yazı: 
“Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır”.
İçi rahatlamıştı. “Bizim aslımızı bilmeyenlere veya bilmek istemeyenlerin bilmesi gereken en iyi cevap budur” deyip yatağına girdi. Yıllardan beri belki de ilk defa rahat ve deliksiz bir uyku geçirecekti bu gece…

Mercan CİVAN

 

Yorumlar  

 
#1 Fatma Çetin Kabadayı 22-04-2012 16:05
Çok değerli Üstad,
Bir solukta okuduğum bu hikayeniz ben de acı ve hüzün bıraktı.
Gözlerimi doldurdu.
İçimiz de cahilimiz de bilginimiz kadar var.
Bu akıcı ve öğretici hikayeniz için sizi gönülden kutluyor, başarılarınızın daim olmasını diliyorum. Saygılarımla...
Alıntı
 
 
#2 Kemal Özgür 11-05-2012 00:55
Çok güzel bir öykü,bu bana 1985 y. hatırlattı. O zamanlarda`da kendi dinimizden ve türk olan yoneticilerimiz ne baskılar uygulamışlardı bizler bulgarız diye.Nasıl türkce konuşan öğretmenlerimiz i işten kovdular,onları belene`ye inşatlara calışmaya gönderdiler.Siz bilmeye bilirsiniz ama o güzelim Eğridere `de yani Sebattin Ali`nin de kasabasın`da nasıl türklerin mezar taşlarını kırıpta Arda nehrine döktüklerini.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

ALTAYLARDA BİR YİĞİT
Altay Türklerinin Alıp Manaş Destanı, 92 sayfa
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL  

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün3756
mod_vvisit_counterDün7806
mod_vvisit_counterBu Hafta52797
mod_vvisit_counterGeçen Hafta76275
mod_vvisit_counterBu Ay70109
mod_vvisit_counterGeçen Ay249271
mod_vvisit_counterToplam20188758

Şimdi: 80 misafir var.
IP: 3.226.245.48