Oruç Baba Der ki:

Konuşmak bilgili olmanın göstergesi midir, bilinmez; ama susmak bilgelik gerektirir.


"UMUT" Direkleriyle Kurulan Bir Çadır Düşün...

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

 

 

Umut bir yakıt gibidir. Onsuz hiçbir şey yapamazsınız.

Eğer bir çadırınız veya eviniz varsa direkleri yıkılınca ne oluyorsa, umutlarınız yıkılırsa da aynı şey geçerlidir.

Aslında Peygamber (O’nun (c.c) Tüm Merhameti ve Mutluluk O’nun üzerine Olsun) ne güzel demiş:  “Namaz dinin direğidir” diye.

Vay haline dini yıkılmış olanların!

 

Umut ve Direk. İnsanın içindekini, kendini ayakta tutan yegâne şey. Beden de cismini.

İçindeki biz, bedene kumanda edemediğimizde “öldü” diyorlar.

İçimizdeki biz, O’nu, O şeyi, bu, her ne ise.. umut etmek...

 

Ya içimizdekinin umudu kırılırsa, direği yıkılırsa?

İnsanın umutları oldukça yaşamın da anlamı vardır, hayatında renk vardır, her şey vardır.

Aksi halde yıkılır, çöker.

 

Bir de bazı umutlar vardır. İdealimizdekine ulaşabilmek için.

Ama o da bazı inanç ölçüleriyle çok alakalıdır. Mesela 4. Boyuta, bence Hakikate inanmak gibi.

Bazen ben umut için mutluluktan alınmış bir miktar borçtur diyorum. Kredi gibi bir şey. 

İşte burada bazen de sabırlı olmak gerekir. Çünkü idealin bazen yıldızlara benzer.

Onlara ulaşamazsın, ama hep önündedir.

Çıkar, sana enerji verir, ışık  verir yol gösterir. Yıldızlar çok güzeldir…

 

Hatta Astronomi ilmi de bunun matematiğidir.

Ama yıldızınla arana giren  oldu mu, zordur. Başa çıkmak gerekir.

 

Mevlana Celâleddin-i Rumî ve Şems ile gerçekten oturup kahve ve sigara içip, hem de keyif alıp sohbet edeceksin ama bir şartla:

 “Sonra seni idam edeceğiz!” deselerdi… inanın derhal imzalardım! Nerede?...

Ben dans etmesini bilmem. Ama Celâleddin’le dönerdim emin olun… Hakikat perdeleri kalktığında, 4. Boyutta, yıldızlar, Pink Floyd neymiş! Gerçek yıldızlarla show başladığında, Melekler vokal yaptığında, Samanyolu “Aura” yaparken… olacakları hayal ederken, yıldızları aynı bir lunaparkta etrafında uçarak dönen topların sana vurmalarından kaçmak, hakikat raketiyle onlarla adeta tenis oynar gibi oynayabilecek kadar profesyonel olmak ve bilmek ki… hep, her an etraftan bir imtihan topu sana çarpacak; ya bir dert, ya da bir sevinç çıkacak içinden… Ve bu kıyamete denk bitmeden devam edecek… Ve sen o yörüngelerdeki yıldızların özelliklerini biliyorsan, ne zaman ne yapacakları hakkında bilgi sahibiysen… Ve bunlar toplu, kitlesel kontrol mekanizması assamblesi ise… Nasıl anlatacaksın 1000 sene önce?..

Celâleddin Laptop’lara yetişseydi benim gibi face’te mi yazardı acaba? Çok da merak ediyorum…

Peygamber Miraç’a gittikten, O’na (c.c) her şey, hakikatler önünde gösterildikten sonra döndüğünde, televizyonu, kamerayı anlatmış… Ama ne kadar güzel anlatmış…

“Onun bir gözü çıkıktır. Bir anda dünyanın öbür ucuna gider” demiş, 1 cümlede.

Bana hep sorarlar “Neden döndün Amerika’dan. Tekrar dönmeyi hiç düşünmüyor musun?”

Cevabıma şunu hep eklerim “Bir konuda istiyorum. Bilimsel mücadelemde. Ama onu buradan da yapabilirim. Kabul görmeyen tezin mekanı önemli değildir.”

Daha dün yayınladım. Şu “Evren’in genişlemesi” olayı. Daha neler var benzer. Ama bunları dikkate almak istemeyenler hala Darwinizm tezini savunmakta, hala bile ile iddia makamında oturmaktalar.

Peki bu önemli mi? Hayır. Bence değil. Siz 1 Milyon TL veya pırlantayı gazeteye de sarsanız pırlantadır. Kadife kutuya da koysanız. Ama biz insanoğlu hep kutuya önem verip yaşıyoruz. O yüzden de etrafımızdaki seçeneklerde doğru olanları seçmiyor günahlara meylediyoruz. İçinde sadece kötülükler olan kadife kutulara gidiyoruz.. 

O (c.c) bunu bilmiyor mu? Her şey… Her şey! O’nun (c.c) izni, bilgisi ve gözlemleriyle oluyor.

Eğer pırlanta ile kömür bu dünyada birbirinden derhal ayırt edilebilecek şekilde önümüzde dursaydı kimse hata yapmaz herkes doğru yapardı. Ama o zaman da  O (c.c), bizi bu dünyaya göndermekle haksızlık yapmış olacaktı. “Neden o zaman bu kadar zahmet?” diye düşünürdük. O (c.c) haksızlık yapmaz.

O yüzdendir ki Amerikan ve Avrupa bilim çalışmalarında izlenen yollara artık kızmıyorum. Ama ben de elimden geldiği kadar anlatacağım. Mutlu oluyorum. Belki bir gün 15 senedir verdiğim mücadele sonuçlanır da “Al Kwharisma Ibn Muhammed Musa   ve Al Gebra” kavramı bilgisayar teorisinin sembolü, kavramı olur. O, bunu o kadar hak etti ki…

Eğer O bunu yapmasaydı, biz hala sıfırı kullanmıyor olabilecektik. Düşünsenize…

Şimdi yazacaklarımı ben kendi tezim sanırdım. 10 senedir. Geçen hafta bu konuyu, aynen hayal ettiğim şekilde, görüntülerle ve yapımla yayınladılar. Çok  çok sevindim, mutlu oldum. Adeta beni dile getirmişler.  Henüz sadece bir teori.

Aşağıda anlatacağım, benimle sürekli konuşan hasta bir kardeşimin konusuyla çok alakalı.

Umut, ideal ve “kendi kendini kontrol” mekanizmasıyla tedavi olur mu?

“Siz karar vereceksiniz!” diyemem çünkü karar zaten verilmiştir.

Biz sadece bekleyip hakikat ortaya çıkınca sonuca şahit olacağız.

Bana göre “Evet” hatta teorimde anlatacağım. İkna olur musunuz bilemem. Ama matematiksel ve hakikat olarak doğru olduğuna inanıyorum. Hatta eminim.

Şöyle düşünün… bir şehir. Kalabalık bir  şehir. Bu şehrin trafiği var. Arabalar, yollar.

Her arabanın gitmek istediği hedefler var, fakat bazı trafik düzenlemeleri iyi yapılmazsa trafik sıkışacak, hatta arapsaçına dönecektir.

 

İnsan vücudunda ki hücreler “hücrelerin birleşmesinden koloniler oluşturur”. Bunlardan da organlar, sonunda beden oluşur. Her bir hücre resmen genetik yapısı ile, özellikleri ile, aynı  bilgisayardaki anakart “chip”indeki anakart programlanan “Bios” gibi programlanmış, ona ne yapması gerektiği bildirilmiş ve dahi sonradan da değişik bildirimler iletilebilmektedir.

Yani hücreler bilinçli mahlukattır.

Onlara ne yapmaları gerektiği bildirilir. Beyin tarafından. Algılarlar ve uygularlar.

Ama biz bunu bilerek,  isteyerek kontrol ederek yapmıyoruz. Bu, bedenimizdeki sanki “oto-düzen” gibi oluşmaktadır.

Başında birileri var mı? Görünen, bilinen yok. Ama Beyin tarafından ulaştırılan iletişim sinyalleriyle emirleri, komutları algıladıkları ve hareket ettikleri bariz bir şekilde ispatlanmıştır. Zaten aksi halde “tesadüf” olamaz! Hakikatte tesadüf yoktur. Matematiksel olarak da ihtimali yok denecek kadar azdır, dolayısıyla yoktur. Olsaydı şayet 1-2 kişide olurdu. Ama hepimizde aynı anda olması imkansız.

Bazı mekanizmalar, örneğin kalp atışı, böbrek, ciğer fonksiyonları eğer bize bırakılsaydı inanın çoğumuz hemen ölürdük. Unuturduk, bir şekilde o sorumluluğu yerine getiremez, ihmal eder, ölürdük.

Bu yüzden otomatik düzenle hareket ederler.

Örneğin şeker hastalığı olarak bilinen “diabet” hastalığı beynin emirlerini vermemesi veya verse de hücrelere ulaşmaması, ulaşsa da hücrelerin yeterli insülin  salgılayamamalarından kaynaklanan bir hastalıktır. Hatta şimdiki çalışmalar bu iletişim bozukluğunu, itaatsizliği veya emir-komuta zincirinde oluşan aksaklığı giderecek tedavi yöntemi üzerinedir.

Kanser de aynı şeydir.

Kanser bir kesim hücrelerin ölmesidir. Yani ölü hücrelerin organ faaliyetini durdurmasıdır.

Bir de bunların yayılarak diğer hücreleri imha ederek, öldürerek “metastas” adı verilen (Kötü huylu-katil) kanserler vardır.

Halbuki  bu engellenebilseydi belki de kanser diye bir sorun yaşamayacaktık.

Bu aslında aynen bir şehirdeki trafik sorununun veya daha gelişmiş haliyle o şehir hayatının yönetimiyle, uygulamasıyla alakalı olduğu gibidir.

Bölüm 4:

=====

Bir de gözle görülmeyen, elle tutulmayan fakat var olan cisimler vardır. Örneğin,  ses, elektrik gibi…

Elektriği göremezsiniz ama vardır, sizi çarpar. Ses görülmez ama işitilir ve dağlara seslenince çarpıp geri döner. Cisim olmayan nasıl çarpıp döner ki?

Bir de hiç bir aracı kullanılmadan etki veren, hedefi olan, fiil gerçekleştiren enerjiler vardır.

Örneğin, nazar. Kötü enerji. Bu vardır. “Nazar değdi” derler.

Bence bu, birinin içindeki, belki bilmeden, bir şeye olan isteği, tutkusu, nefretinin derhal, nasıl ki o kişi bedenini kullanıp ses çıkararak, konuşarak karşısındakine etki ediyor, enerji olarak aracısız karşısındakine etki etmesidir.

Daha fazla detaya girmek istemiyorum. Ayrı bir ders, konferans konusu. Ama vardır. Mümkündür, hakikattir.

Aynı zamanda da tersi vardır. Pozitif olanı. Örneğin, mutluluk enerjisi, dua, iyi şeyler, duygular ve bunların bir şekilde vücut bulmalarıdır.

Hedefe aracısız ulaşarak fiile dönüşmeleri.

Ayrıca hayatımızda yaşadığımız her gün, doğum haritamızda, hangi gün doğduysak, o gün sanki görevi almış olan, enerjisi hakim olan yıldızın yönetimindeki enerjilerden etkileniriz hayatımız boyunca.

Güneş, Mars, Pluto, Saturn gibi, yılın  12 ayında oluşan etkiler vardır. Dağılım bunlara göre yapılır ve bu her bir yıldızın temsil ettiği “Burç” (Yani yıldız) anlamına gelen mizaci özellikler vardır.

Koç, Aslan, Balık, Oğlak, ikizler vs. gibi…

Bu her bir grup bireyinin değişik bir özelliği, fakat genelde ana damarlarda aynı olan özellikleri vardır.

Hatta bunlar “Ateş”, “su” , “hava” , “toprak” dediğimiz elementler olarak gruplara ayrılırlar.

Örneğin, ben kendimden biliyorum. Ömrümde ilk defa bu konu ile tanıştığımda New York’ta bir kitapçı dükkanına girmiştim, önümdeki burçlar reyonundaki kitabı alıp öylesine karıştırırken, haliyle kendi burcuma göz attım.

“Etrafınızda size her seferinde ‘Tamam yardıma gerek yok ben hallederim!’  diyen birisi var mı? Hah!

İşte!” Yazıyordu, bana gülme geldi. Beni anlatıyordu.

Alttaki satırlara indiğimde “Yatağının altında yıllardır sakladığı, siz ona her seferinde ‘atalım bunları’ dediğinizde değişik

bahanelerle koruma altına aldığı boş kutuları” yazısını gördüğümde kitabı satın almıştım. Nerden? Nasıl bilebilmişti benim bu özelliklerimi?

Aradan tam 30 sene geçti. Artık kendim de hesap yapmasını ve diğer işlemleri ne kadar öğrendiysem de bu konu hakkında okuduğum bir sürü yerli yabancı yazarlar, astrologlar arasından “en isabetlisi, en hakikisi” diyebileceğim kişi “İrem Su” adında bir bayan çıktı. Bu kız gerçekten bu işi çok iyi biliyor ve yazıyor.

 http://astroloji.ivillage.mynet.com/fal/gunluk

adresinde yazmakta. Ben her gün okurum güne başlamadan. Kendim neden yorulayım ki, zaten aynı frekansta düşünen, aynı renklerle boyayıp aynı metodlarla matematik yapabilen ve bunları “İddia makamını terk etmiş!” bir anlayışla yapabilen kaç kişi var ki daha? Kendisiyle yüz yüze, ses sese tanışamadım. Sanırım cezası içinde. Ama en azından bahçesindeki çiçeklerden koklayabilmek,  ışığından faydalanmak beni mutlu ediyor. Size de tavsiye ederim.

Burada belki dinimizi bilen bazı kişiler konu hakkında “Caiz değildir!” diyebilirler. Katılıyorum da katılmıyorum da…

Bunun matematiği, ölçüsü şudur:  “Ameller niyetlere göredir.”

Dinimizde geleceği bir tek O (c.c) (ALLAH c.c) bilir. Hatta gelecekten haber çalmayı deneyen şeytaları: “Biz onları  ateş toplarıyla kovalarız!” diye geçmekte ayette, gelecekten haber vermek haramdır. Yasaktır.

Ama günümüzde meteoroloji istasyonundan,  bulutların durumunu, havanın durumunu dinleyerek uzak yola gitmek gayet normaldir. Bu, sonraki zamana, geleceğe bakmak değil midir?

İşte “Ameller niyetlere göredir.” kavram ölçüsü de zaten bunun içindir.

İşte bu anlamda yıldızların hangi zamanlarda hangileriyle karşıt olacakları, boşlukta veya birlikte tamamlayacakları, bunların hangi etkileri olacağı gibi bilgileri hesaplamak, bildirmek de caizdir. Bu, aynen 1 aylık hava tahmini gibidir.

Hoş, “Sana bir adam gelecek, Çarşamba günü borç isteyecek sakın verme!” diyorsa o kişi… zaten o kişiye itibar edilmesini tavsiye etmem.  Öyleleri de dolu.

Ben,  ciddi, bilimsel ve İrem Hanım gibi kişilerden bahsediyorum.

Elinde Kur-an büyücülerden veya elinde neşter, doktor kıyafetindeki tüccarlardan da değil.

Bölüm 5

======

Bu yıldızlar bizi toplu halde etkilemektedir. Bu, aynı  bir bahçeyi sulamak gibidir.

Eğer sulama esnasında hortumdan fışkıran suyu, zamanı çok yavaşlatarak izlersek (HD Kamera çekimiyle mümkündür.) aslında hortumdan su damlacıklarını birer birer, fakat tazyikle fırlatıldıklarına şahit oluruz. Ama bu bize sanki akan bir su olarak yansır. Veya masadaki sigara küllerine üfleyerek aynı anda hepsini masadan atmak…

Fakat bunlarla ve detaylarıyla ilgilenerek sanki O’nun (c.c) sırrını çözmek istemek, o sırra vakıf olmak istemek pek de akıllıca bir iş değildir.

Bunu en güzel şekilde anlatmış olan bir hocam var. İmam-ı Gazali.

Kendisi aynı zamanda Matematik, Fizik, Kimya, Astronomi ve din alanlarında bir otoriteydi zamanında.

Kitaplarının çoğunu okudum ve halen okuyorum.

Onun bu konu hakkında verdiği örnek üzerine örnek vermem. Ukalalık olurdu.

 

“Karınca kağıdın üzerinde dolaşırken, kağıdın üzerinde yapılan resmi görür. Çok beğenir. Kafasını kaldırıp bakar ki kalemin keçesi var dev gibi. Keçeden bilir resmi ve keçeye iltifat eder durur. Gerisini ne görür, ne anlar…”

Ne kadar güzel anlatmış. Karınca nasıl baksın kaleme, seramiğine, mürekkebine, bankaya, internete….

İşte bizler de aynen bu kadar bakıp bu kadar anlayabiliyoruz.

Ben kendimi sanki laptop’ta tuşlarına kadar ilerlemiş yaramaz karınca kadar şanslı hissediyorum da… Yazarak anladıklarımı, gördüklerimi anlatmaya çalışıyorum.

İşte o yüzdendir ki… Şeytan da var işin içinde, çünkü O, şeytan’ın işi bizi aldatmak, aynen uzun yolda giden arabaların yönlerini anlatan tabelaların yerini, yönlerini değiştiren bir kişi. Fazlasına gücü yoktur. Elinde Harita olan şaşırmaz. Ama harita olduğu halde hata yapanlara bir şey diyemem.

 

Bu arada kısaca şeytandan da bahsetmeden geçemeyeceğim. Zira dünyada ondan daha büyük alim yoktur. Bu da ayrı bir hakikattir. Şeytan aslında evrende, yukarıda, “Sidret-ul Muntaha” katında ilahi alanda eğitmendi.

Ne zamanki Evrenin mimarı ALLAH (c.c) evrende bir insan yarattı. İlk Adem yaratıldı. O’na henüz can verilmeden önce özelliklerini anlattı, gösterdi. İnsana Secde edilmesini emretti. İnsan’ın özelliklerini öğrenen Şeytan secde etmeye yanaşmadı.

Ona sorulduğunda ise, ben etrafta anlatılan (ve aslında doğru olan) “Şeytan kibirlendi. Secde etmedi” konusunu eksik buluyorum. Orada çok büyük bir eksiklik olduğunu görüyorum kitaplarda evvelden beri anlatımlarda.

 Çünkü Şeytan sadece Kur-an’da geçtiği gibi:

 “Sen O’nu çamurdan yarattın, beni ise ateşten. Ben O’ndan daha değerliyim”  demiş olabilir… Ama burada anlatılan ve asıl sebebi teşkil eden çok önemli nokta var:

“EBU CEHİL” Yani “Cahillerin babası”

Peygamber Efendimiz (sav) ve Müslümanların azılı düşmanlarındandır. Resulullah tarafından “bu ümmetin firavunu” olarak vasıflandırılmıştır.

Asıl ismi “Amr bin Hişâm el-Muğira” olup önceleri ”Ebû'l-Hakem “ Yani “Hakemlerin babası” (Herkes, o zengin olduğundan, ağa olduğundan meseleleri ona danışırdı. Adaletli ya…) künyesiyle anılırken,  İslam’ın doğuşundan sonra, yaptığı büyük düşmanlıktan dolayı, “cehaletin babası” anlamına gelen “Ebu Cehil” künyesi bizzat Peygamber Efendimiz (sav)  tarafından kendisine verilmiştir.

Ben de Şeytan’a : “EBU UKALA” lakabını uygun görüyorum. Çünkü Evrenin bize bildirilen tarihinde ilk ukalalığı Şeytan yapmıştır.

Orada Evrenin ve tüm yaratılanların mimarına, Adem’in özellikleri onlara anlatıldığında, haliyle insanın fıtratında olan iyi,

güzel  özellikler gibi, kan dökebileceği, kötülük yapabileceği gibi özellikler de anlatılmış olup (belki çok daha fazla) Şeytan aslında farkında olmadan (Geri zekalı! Ukala!)  Evrenin Mimarına (c.c), ALLAH (c.c)’a …

“Yani sen bir şey yarattın ama… Bu, pek de öyle secde edilecek  bir şey değil hani kusura bakma!” demek istemiştir. Tarihteki ilk ukalalığı da kendisi yapmıştır.

Evet, demin rafa koyduğumuz “İmam-I Gazali” nin verdiği örnek sonrası daha güzel bir örnek verme çabasına girerek ukalalık yapmak istemedim. O yüzden anlattım. Bilmekte fayda vardır.

Bölüm  6

======

Bizim anlayamadığımız ise başımıza sürekli bir şekilde olayların gelmesi, sevinçler, tasalar, dertler, sorunlar ve sürprizlerle karşılaşmamızdır. Kimimiz de monotonluktan şikayet ederken, kimimiz adeta olanlardan yorulur, takati kalmaz.

Bunu ayrıca “Kader” konusunu yazarken detaylı olarak anlatacağım.

Ama benim asıl yıldızları anlatırken vurgulamak istediğim olay şudur:

Yıldızların o anki, o ayki, o günkü, o senki, o çeyrekteki konumları bizim önümüze çıkacak olayların rüzgarını oluşturan enerjilerdir.

Bu, aynen ortaokul-lise’deki fizik derslerinden hatırlyor muyuz? Manyetizma, mıknatıs kullanılarak yapılan deney?

En basiti bir kumaşın arkasına mıknatıs koyarız. Elimizde bir avuç demir tozu vardır. O tozu masaya koyarız. Mıknatıslı kumaşı yaklaştırdığımızda o tozu derhal kumaşa çekerek yapıştırır. Hatta bu yapışma anında, elimizle, ressam gibi uğraşsak dahi beceremeyeceğimiz kadar da düzgün bir tek nokta etrafından, sanki aynen suya taş atılmış da etrafından halkalar  çıkıyormuşçasına,  fakat yuvarlak olmayan, mıknatısın yönüne doğru geometrik, harika çizili şekillere dönüşmüştür.

Bunu bir Fizik alimine sorsak bize bir sürü “Hakikat kuralları” diyorum ben, “fizik kurallarını” nın detaylarını anlatmak suretiyle izah edecektir. Hatta formüller de yazabilir.

Aynı şekilde 2 adet mıknatısı aldığımızda bunları birbirilerine yaklaştırırken mıknatıslar ya birbirini itecek, aşırı zor kullanmadan, bastırmadan yapıştırmanız, yaklaştırmanız mümkün değildir veya yüzeylerden birisini ters döndürdüğümüzde derhal çekerek yapışacaklar, hatta büyükçe bir mıknatıs ise 20-30 santimetreden birbirilerine atlayacaklardır.

Bu aynı şekilde insanlar arasında da geçerlidir.

 İki insan birbirini çekebilir veya itebilir. Buna aramızda “itici” veya “çekici” enerji diyoruz. Lütfen buna cinsiyeti, sex gibi unsurları karıştırmayalım. Sadece 2 hemcins olandan bahsediyorum.

Burada yaş, tarz, beden önemi o kadar yoktur. Onlar ilk algılamada önem arz ederler. Asıl olan sonrasıdır. Bazen derhal olur.

İşte bu ölçüleri bu anlattığım hakikatleri göz önüne aldığımızda:

Bu yazımın asıl nedenine geri döndüğümüzde “UMUT direği” anlamını şu şekilde izah edebilirim:

İnsanlar yer aldıkları zaman diliminde onların enerjilerini aldıkları bir gezegen tarafından enerji ile beslenirler.

Bazı insanlarda ise bu enerji yansıması çok güçlüdür.

Hiç umulmadık bir yerde hiç umulmadık bir anda her şey olabilir. Bunu kimse ne bilebilir ne de anlayabilir.

Mühim olan onunla iyi hesaplamak ve mümkünse baş edebilmek veya koruyabilmektir. Gerekeni yapmaktır.

 

Bir de sürekli karşı karşıya kaldığı veya çok sık veya çok nadir de olsa çoğu kez, şeyler de vardır. Örneğin kimi maddiyat açısından çok nasiplidir. Bir şekilde maddiyat onu bulur sanki.  Dertler, kazalar, imtihanlar, acılar, sevinçler, tasalar vs.

 Bunları da Kader konusunda ele alacağım, fakat…

Aynı şekilde herkese nasip olmayan, sadece bazılarına nasip olan

veya aslında belki de hepimize bazı dönemlerde veya sadece bir kez nasip olan veya olmuş olan veya olacak olan şeyler vardır.

Bunlar aslında belki de hayatımızdaki dönüm noktaları, çizilmiş veya sizin yaşarken, seçiminizle çizeceğiniz köşelerdir.

 

Bir gün karşınıza birisi çıkar umulmadık bir zaman ve mekanda. Siz aslında onu hissedersiniz.

Bir şeyler olduğunuz. Ama o anda ne kadar hayal gücünüz var, ne kadar tecrübelisiniz, ne kadar hislerinize güvenilir bilemem ama bir şeyler hissedersiniz.

Bu sizin hemcinsiniz veya karşı cinsten olabilir.

Bu kişi size verilen bir imtihan, öğreti, aşk, tehlike, korku, bela her ne ise… Ama sizin karşınıza ya çıkmıştır ya da çıkabilir.

Eğer siz, yapı ve inanç + enerji itibariyle nasıl bir kişi iseniz o da ona göre size verilendir. Her ne ise.

 

Ama unutmayın. Evrenin mimarı asla! Yanlış vidaya yanlış cıvata takmaz!

Ve asla! hiçbir tahtaya kaldıramayacağı yük gibi bize de yüklemez.

Bunu da ayrıca detaylarıyla “Kader “ konusunda ele alacağım.

 

Benim değinmek istediğim ise bazı kişilere nasip olan çok güzel bir şey vardır ki… Onlar, yani kendisine nasip olan kişiler aslında kendilerine nasip olan o değerli şeyi anlayabilseler, kendi değerlerini de anlayabilme şansına sahip olabilirler.

 

Ona, onunla karşılaştırılan kişi, ona, arzu ettiği, belki arayışta olmadığı, fakat aldığında anlayabileceği, aynı kör bir insanın gözleri açılmış, renkleri tüm güzellikleri görüyormuşçasına algılayabildiği kadar güzellikler, hayırlar ve aslında belki de tam tersi olan şerler, belalar verebilecek kişidir.

Ama biz pozitif olarak ele alalım.

O gelen kişi aslında geldiği kişiye verecek “enerjinin” diyorum, sevginin, anlayışın, tasdikin, güzelliğin ve bunlarla mutluluğun çıktığı kişidir.

Aslında bu her genç kızın hayali, erkeklerin de aradığıdır da…

Araya cinsellik, kıskançlık, doğru olmayan ölçüler, hayat standartları vs. girdiğinde işler karışık hale gelir. Biz yine pozitif düşünelim. Standartlara uygun.

İşte o kişinin artık vazgeçilmezi olur. Bir daha söylüyorum, ”Bu herkese nasip olmaz” diye düşünüyorum.

Eğer o kişi O’na bunları verecek kişiyle  ilişkisini devam ettirdiğinde şunu anlar ki son derece rahatlatıcı değişimler olur.

O, artık en ufak sevinçlerde, üzüntülerde, sonraları da her halükarda onu arar, ona anlatır, ondan anlamasını bekler ve karşılığını hep alır.

O adeta onun pili gibidir.

Bunu kesinlikle karşı cinsle veya bilinen aşkla karıştırmamak gerekir.

Bu ana babayla da yaşabilir, ağabey, kardeş, iki  arkadaş, öğretmen  ilişkilerinde de…

Ama bir de bu kişi eğer karşı cinsten ise…

Ve bir de O kişinin en beğendiği özellikleri ve bir de “zaafı olan” denilecek kadar özellikleri hem de pozitif özellikleri taşıyorsa…

İşte o gelen kişi sanırım onun nimetidir denilecek kadar önemli ve artık tam vidasına oturmuş civata gibidir.

Bu aslında hepimizin belki de hayalidir. Ama çoğunlukla hep hayallerde kalır ve hep “Ne zaman çıkacak karşıma?” sorusu insanın içinde bir yerlerde vardır.

Bu da ayrı bir makale konusu olarak işlenecek, benim burada  yazma sebebim olan “Umut direği”  konusundaki önemi ise :

Ben o kişiye “Gönül Feneri” adını koydum.

Kimileri vardır ki O ışığa kavuşmayı hep bekler, kimleri de deli divane gibi onun hayaliyle arar durur. Her gün, her yerde ve her seferinde "acaba bu omu?" umuduyla geçer bir ömür fakat ömrü yetmez de onu bir türlü bulamaz.

Kimileri de beklemez veya bekler ama karşısına çıktığında anlar, gerekeni yapar, hani derler ya... "aşık usandırmak" gibi hasletleri de yoktur. Tabiidir, hakikidir, zaten öyle olmasaydı sanmıyorum kendisine ihsan edile... Erer muradına. Ama bilmez ki imtihan ölene kadar devam edecektir. Hatta öldükten sonra bile, ahirette bile! Taaa ki..

Peygamber anlatıyor:

"Cehennemde iki  kişi tartışırlar, biri diğerine 'Gördün mü bak, kıldık kıldık namazları da n’oldu?' der... Tam da o sırada ALLAH (c.c) cehennem bekçisi Malik'e seslenir "Kalbinde zerre kadar imanı olanları da çıkart!" Ama o 'kıldık da n’oldu?' diyenin kalbindeki o zerre kadar olan imanı da gidivermiştir ve o kafir olarak ebediyete kadar cehennemde kalmak üzere Malik Demir kapıları kapattığında orada kalır."

Bu imtihan sürecinde o kişi ne kadar başarılıdır bir de buna bağlı. Çünkü her bir imtihanı geçtiğinde kişi bir diğerine adaydır. Bir de kimileri vardır ki "gönül fenerleri" karşılarına çıktığında nedeni bilinmez, hatalar yapar, kaldıramaz, kırar, üzer, hata yapar, bir şekilde kaçırır. Fırsat bir kez çıkmıştır. O da kaçırmıştır. Ama ALLAH (c.c) tan umut kesilmez. Bu, belki de son fırsattır belki de daha iyisi çıkacaktır. Kim bilir...

Bunları kader konusunda ele alacağım. Ama "Umut direği" insanın hangisi olursa olsun, umudu olduğu sürece üstünden gelemeyeceği hiçbir şey olduğuna ben inanmıyorum!

Eğer umudunuz varsa ve hele güvendiğiniz gücü O'ndan (c.c) almaktaysanız ve sizi destekleyip yolda size yardım edecek bir de "gönül feneriniz" varsa hem karanlıklar sizin için her zaman aydınlanacak, hem yolunuzu bulacaksınız. Nitekim Peygamber Nebi Pak (sav) efendimiz miraç gecesi ALLAH (c.c) katına çıkartıldığında, ona eşlik eden Cebrail as. Bir  yere geldiklerinde "Sidret-ul Muntaha'da" der ki "Ya ALLAH (c.c)'ın resülü! Eğer ben bu çizgiyi 1 adım geçersem yanarım! Bana yasaktır, sana izin vardır. Artık sen kendin devam edeceksin.’’ Orada peygamber efendimiz gördükleri karşısında ve oradan korkar... O'na "gönül feneri" olan, "Eba bakr" dediği Hz. Ebu Bekir'in (ra) sesi işittirilir. O (sav), rahatlamıştır onun sesini duyduğunda...  

Zira kendisi de kendi başına "Eba Bakr"inin ve tüm ona iman edenlerin "HAYAT FENERİ" dir. Ama Ebu Bekir (ra) O'na o kadar sadık ve o kadar seveniydi ki... bu yüzden kendisine "SIDDIK", "EBU BEKİR SIDDIK" denmiştir.

 

"Umut direği" işte böyle bir şeydir.

 Fırsatı bilene, çadırı yıkmayana....

Kimse direksiz kalmasın...

 

Prof. Dr. Cemil Deniz ULUTAN

 

 

Son Güncelleme: Perşembe, 16 Şubat 2012 12:30

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

AVDA KAZANILAN DOST
Başkurt ve Kazak Türklerinin Kozı Körpeş Bayan Suluv Destanı, 120 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 
 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün1125
mod_vvisit_counterDün3976
mod_vvisit_counterBu Hafta23178
mod_vvisit_counterGeçen Hafta61677
mod_vvisit_counterBu Ay102167
mod_vvisit_counterGeçen Ay249271
mod_vvisit_counterToplam20220816

Şimdi: 142 misafir var.
IP: 3.235.107.209