Cenap Şehabettin Diyor ki :

Gençlik çabuk geçer derler, malesef ihtiyarlık da öyle!


ÖĞRETMENLERİMİZE SAYGILARIMLA... VERİN ELERİNİZİ ÖPEYİM HANİFE, SABRİ ÖĞRETMENLERİM - 1

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

ÖĞRETMENLERİMİZE SAYGILARIMLA...

VERİN ELERİNİZİ ÖPEYİM HANİFE, SABRİ ÖĞRETMENLERİM - 1

 

           Atatürk Diyor ki:

 ‘’ Dünyanın her tarafında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakâr ve muhterem unsurlarıdır.’’

Yılın bir günü değil, Öğretmenlerimiz yılın her gününde anılmaya layık kişilerdir...

Hayatta her şeye değer biçebilirsiniz. Ama öğretmenin eserine değer biçmek kabil değildir. Çünkü o hiç bir şey değildir, ama her şeydir.(Sokrat)

             Şairimiz , Yahya Akbulut diyor ki ‎’’ ..."Onurlu", "şerefli" denilen ve bendeniz - "kutsal" diyebileceğim bir meslektir öğretmenlik !.. Demişler, diyorlar - öylesine    diyelim de değil hani - diyoruz ve diyeceklerdir...Eminim  ki, o öğrenim süresinin bedeli en az 20 yıldır - bedel ki ağır, sonu aydınlık mertebesinde konum ! Üstelik üretmek değil de – eğitmektir  üretkenliği ! Tüm eğitimcilerimizin başta BAŞÖĞRETMENİMİZ M.K. ATATÜRK olmak üzere, bayramını en içten kutluyoruz ! ‘’

“Yeryüzünde öğretmenlikten daha şerefli bir meslek tanımıyorum.” (Diogenes)

Bütün öğretmenlerimizin Öğretmenler Günü’nü kutluyorum, sabırla yaptıkları önemli hizmetleri için teşekkürlerimi iletiyorum, saygıyla ellerinden öpüyorum. Bu sözlerle başlıyorum Sabri ve Hanife Con ailesiyle söyleşimi. Öğretmen olan aile bu yıl çifte kutlama yapmıştır. Öğretmenler gününde,  50.evlilik yıldönümünü de unutmamak gerek. Darısı herkesin başına!

Saygıdeğer öğretmenim Sabri Con, içtenlikle sorularımı cevapladı:

 

Okurlarımıza biraz kendinizden bahseder misiniz? Sabri Con kimdir?

Memnuniyetle… 1940 yılında Bulgaristan’ın Eskicuma (Tırgovişte) ilinde doğmuş, küçük yaşta (4) babamı kaybetmiş, dolayısıyla birçok serencamlar yaşamış bir kişiyim. Lise öğrenimimi Osmanpazar’da (Omurtag), yüksek tahsilimi Sofya Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyat (Orientalistik) uzmanı olarak tamamladım. Kariyerimde elektrikçi, öğretmen, içtimaiyatçı, gazeteci gibi görevler bulunmaktadır. Bulgaristan ve Türkiye vatandaşı olarak 2001 yılından sonra kendimi yazarlığa adadım ve günümüze kadar belirli sayıda kitabım bulunduğunu söyleyebilirim.

 

Öğretmenlik mesleğinizde beklentilerinizi gerçekleştirebildiniz mi?..........

Nasıl gerçekleştireyim ki? Gönlümde Üniversitenin Türkçe bölümü varken lise sonrası (1958) hemen Şumen öğretmen okuluna yazılmak mecburiyetinde kaldım. Bölümümüz Türkçe, Rusça, Tarih, Beden Eğitimi filandı. Sınıfımızda, edebi yaratıcılıkta ad yapmaya başlamış arkadaşlarımız vardı. Türkçe okuduğumuz ve kalem oynatmaya başladığımız için dünyanın en mutlu insanları bizdik. Maalesef, işin gerçeği başkaymış. “Büyüklerimiz”, Türkçe gazete ve dergilerimizdeki yazılarına Bulgarca kelimeler, ifadeler katmaya başladılar. Bu durum bizi çileden çıkardı. Oturup şikâyet mektubumuzu yazdık ve Bulgar Eğitim Bakanlığına gönderdik. “Siz misiniz bu mektubu yazan?...” “Siz misiniz Parti’nin almış olduğu kararlara karşı gelen?...” Onlar değil, “suçlu olan” bizlermişiz meğer. Bu durumda tüm Türkçe okuyan öğrenciler olarak (105 kişiden fazla) bir hamlede okulu boykot ettik. Üç sınıf odasında rüzgârlar esmeye başlayınca hocalarımız ülke içinde kapı kapı dolaşarak boykotçuları ikna etmeye çalıştılar. Ertesi yıl kadrosuz öğretmen olarak çalışmaya başladım. Sonra da nerelerde çalışmadım ki! Üniversiteye kayıtımı yaptıramayayım diye devletçe tüm engellikler önüme atılmıştı. Ve yıllar sonra nihayet dışarıdan (gıyabi) üniversiteli olma şansıma kavuşmuş oldum. İstemez misiniz, üçüncü ders yılı ortalarında yeniden bir “Parti kararı!” : “Türkçe (Orientalistik) bölümündekiler istedikleri başka bir bölümde tahsillerine devam edebilirler!”… Bu da Türkçemizin pabucunun dama atılması demekti. Hepimizi bir şaşkınlık sarmıştı. Ama kararım karardı: “Türkçeye devam!” Öteki arkadaşlar da “devam” deyince sonunda sahile erişebilmiş olduk.  Tahsilime devam ettiğim yıllarda Türklerle meskûn bir bölgede (Gerlova) Türkçe öğretmenliğimi de zevkle yapıyordum. Ah, ne güzel, ne yaşanası yıllardı o zaman! Türk çocuklarıyla bu zevkli Türkçeli yıllarımı yaşadığım için bilseniz ne kadar mutluyum!

   Ne var ki, gide gide “bir meşeye dayandık” yine. Üniversiteden Türkçe (ve Bulgarca) uzmanı olarak aldığım diplomam cebimde, oysa ders programlarımızdan Türkçe dersi kaldırılmış, başka derslere yönlendirilmiştim. Şimdi bu işin neden bu boyutlara eriştiğini anlatmak konumuz içeriğinde değildir. Velhasıl, yıllarca Bulgarca, Rusça, Fransızca, matematik, fizik, botanik ve daha bilmem neler hocalığı yapmış bir kişiyim işte. Eğitimci olarak da oldukça deneyim sahibi oldum. Bu durum tam 19 yıl devam etti. Ta ki, 1990/91 ders yılında lisede Türkçe öğretmeni olarak atanmama kadar. Şunu da söyleyeyim: bu ders yılında gördüğüm iş yoğunluğunu hiç unutamam. Ortalıkta Türkçe öğretmenleri ya yok, ya da yetersiz olduğu için iki ayrı lisede ve iki ayrı köyde Türk çocuklarına Türkçe dersi vermek zorundaydım. Bu yoğunlukta yemek, uyku, istirahat, eğlence ne demektir – söyleyemem.

     

Çocukları çok sevdiğinizi biliyorum, hayatta her insanın bir zaafı, bir iptilası vardır. Şimdi merak ettim sizin zaafınız – çocuk sevgisidir diyebilir miyiz? Bu çocuk sevgisinden,  Okul Aşk’ından, bahseder misiniz?

Kalbinde çocuk sevgisi taşımayan bir kişi zaten öğretmen olamaz ve olmamalıdır. Çocuklarımız, baharın gelişini müjdeleyen kardelenler gibidir. Sevmemek, sevinmemek mümkün olmuyor zaten. Derse girdiğimde tüm çocukları dünya tatlısı olarak görüyordum. Biliyordum ki, onlar da beni merakla bekliyor. Onlar benden, ben onlardan, yani birbirimizden çok şeyler öğreniyorduk. Onların sımsıcak nefeslerini hissetmek, masum bakışlarını seyretmek, gülümseyen yüzlerine şahit olmak, “öğretmenim” diye hitap etmeleri ayrıca bir zevkti benim için. Nasıl unutabilirim bunları? 

Okul aşkı mı dediniz?

Hiçbir zaman öğrenci ve meslektaşlarımı rencide etmediysem; görev zamanlarımı nedensiz hiçbir zaman aksatmadıysam; her zaman işime iyi konsantre olup yönetim ve ebeveynler tarafından saygınlık kazandıysam; düzenli eğitim çerçevesinde hiçbir istenmeyen çıkışlarda bulunmadıysam vb. demek ki, bende, okuluma karşı belirli bir aşk dozu varmış. Şimdi bu mesleğime yeniden başlayabilsem (ki, imkânı yok) bu aşk dozu kara sevdaya dönüşürdü her halde.

 

Hey gidi günler! Güzel günler!...Bir daha asla geri gelmeyecek olan günlerden bir küçük anı paylaşır mısınız?

Bu soruyu da nasıl düşündünüz, Mercan Hanım?

Böyle anılarım çok da, bir “küçük” anım şöyledir: 1978-80 yıllarıydı galiba. Eşim ve bir dost öğretmen ailesiyle birlikte özel arabamla üç günlük Romanya seyahatine gitmiştik.  O dönemde Bulgaristan’da Türkçe konuşmamız yasak. Bilhassa öğretmen kısmının konuşması daha da yasak. Türk ismi taşıyanlara sınır dışı da yasaktı neredeyse. Ama kısmetimiz (torpilimiz) varmış, neyse. Üç günümüzü tamamlayıp geri dönmek için yollara düştük. “Dostluk Köprüsü”ne (Tuna üzerinde) yaklaştığımızda erkek yoldaşım, derinden bir iç çekerek şöyle dedi: “Ağabey, biliyor musun, bizim sınıra yaklaştıkça içim alev alev yanıyor. Üç gündür burada (Romanya’da) ne kadar da özgürdük, değil mi?! Dünyalar bizimdi. Türkçemizi, Anadilimizi doya doya, ballandıra ballandıra konuşabildik. Hiç kimseden bize tek bir uyarı gelmedi. Yazık, çok yazık! Şimdi memleketimize, yani ateş ocağımıza giriyoruz…” 

Gerçekten çok doğruyu ifade ediyordu bu konuşmalar. Benim yüreğim de yanmıyor değildi. İstemez misin, işlemlerimizi yapan Bulgar gümrük memuru, karşımıza, limon yemiş gibi ekşi suratla dikiliverdi: “Hayret! Bu Türklere sınır ötesi iznini de hangi “kendini bilmez” verdi acaba?! Besbelli, istedikleri gibi yabancı dilde (!!! Türkçe) konuşup durmuşlardır…”

Evet, her şeye rağmen ülke dışında geçirdiğimiz o ÜÇ GÜN, bizim için, o şartlarda geri gelmeyecek bir mutluluk olmuştu. Çok şükür, bugünkü şartlarımızda imkânlarımız sonsuz.

Hey gidi günler! Güzel günler!...Bir daha asla geri gelmeyecek günler deyince elbet de ilk akla gelen GENÇLİK çağıdır. Gençlik, mutluluk ve güzellik demektir, maalesef geri gelmez. Sizler şimdi pırıl pırıl dünya tatlısı gençlersiniz. Ne mutlu size! Ama unutmayın ki, gençlik de daimi değildir. Elden uçup gider. Değerini iyi bilin!

 

Son Güncelleme: Salı, 29 Kasım 2011 21:41

 

Yorumlar  

 
#1 yahya akbulut 29-11-2011 23:32
Sabri Hocam teşekkür etmiş, bizler de tebrik ediyoruz Mercan hanım. Tükenmez bir enerjiye sahipsiniz. Aslında sizler de eğitim camiasının değerli mensubu olarak ve yerel basın hayatında katkılarınızı takdir etmememk elde değil. Yürekten gönül vermişliğin bir tezahürü olmalı...Makalenin 2.nci bölümünü sabırsızlıkla bekliyoruz. (Öğretmenlerimi z hakkında kişisel düşünceme yer verdiğinize müteşekkirim ) Saygılar...
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

YARDIMSEVER AVCI
Kazak Türklerinin Kambar Batır Destanı, 96 sayfa
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL  

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün7331
mod_vvisit_counterDün7806
mod_vvisit_counterBu Hafta7331
mod_vvisit_counterGeçen Hafta76275
mod_vvisit_counterBu Ay24643
mod_vvisit_counterGeçen Ay249271
mod_vvisit_counterToplam20143292

Şimdi: 93 misafir var.
IP: 3.231.25.104