Schiller Diyor ki :

Gözyaşları biçmek istemeyen kimse sevgi ekmelidir.


İnsanlıkta Buluşmak

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

 

İnsanlıkta Buluşmak

 

 “İnsan iki şeyi unutmalıdır:

başkasına yaptığı iyiliği,

başkasından gördüğü kötülüğü”

Sadi

 

İzmir 1990, Temmuz ayı.

Emin, boncuk boncuk ter içinde uyandı. Karısına dönüp baktı, uyuyan yüzünden öptü.

Elbise dolabından kıyafetlerini bavula yerleştirdi. Önemli saydığı bir birçok şeyin unutulmaması için her ayrıntıyı gözden geçirdi. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra Ayşe’ye seslendi. Eşi Manisalı bir dünya güzeli. Çok sevdiği Emin ile 16 yıllık imrenilecek bir evliliği var, nazar değmesin. Sımsıcak şefkatle sevdikleri çocuklarıyla örnek bir genç aile.

Ayşe bu yolculuktan dolayı çok heyecanlı. İlk defa  gidecek Bulgaristan’a. Eşinin memleketini ziyaret edecek, farklı insanlarla tanışacaktı.  Sağlığında hiç göremediği  kayın  validesinin mezarını ziyaret edecekti. O nedenle Yasin kitabını ve en sevdiği gri çiçekli, mor ipek eşarpını da bavuluna yerleştirdi.

- Hadi, kalın sağlıcakla, biz gidiyoruz – dedi Emin komşusu olan İhsan ile vedalaşırken. İhsan, evine göz kulak olacaktı. O da, diğer komşular da Emin’i çok seviyorlar. Alçak gönüllü, sevecen, anlayışlı, güvenilir bir kişi Emin ...

Sarı taksi yavaş yavaş evden uzaklaştı.

Ayşe kocasını elinden tuttu. Biraz tedirgindi, korkuyordu nedense bu yolculuktan. Orada neler olacağını bilmediğinden de merak içindeydi. Emin, eşini rahatlatmak için elini omuzuna attı. Taksinin müzik setinden gelen nağmeler ikisinin de kalplerinin atışını rahatlattı.

Kısa boylu, tıknaz taksici valizleri tren vagonuna kadar taşıdı. Güleç, yardımsever biri.

Tren yollandıktan sonra güneş hayli yükselmişti.

Emin  pencere yanında oturuyordu. Kompartımandaki diğer yolculara sezdirmeden içini çekiyordu. Hayalen özlem duyduğu Aladağ’a varmıştı bile.

Küçük kasabayı (Ardino’yu) da çok özlemişti. Hala burnunda tütüyordu annesinin kokusu. Annesi artık yoktu. Uzun zaman olmuştu onu kaybedeli ama gerçek bir görüşme olacakmış gibi sabırsız ve heyecanlıydı.

Ayşe, mor bir elbise içinde, ayakkabıları orta boy topuklu, kolunda çok sevdiği siyah çanta, yüzünde mutlu bir ifade vardı. Omuzlarına dökülen uzun siyah saçlarıyla, kocasının yanında  olduğundan  mesut görünüyordu. Hayat doluydu Ayşe. Dimdik, dünyanın merkezi olduğundan emindi eşi Emin’in yanında. Emin ile Ayşe ayni yaştaydılar.

Emin bir anlık okul arkadaşlarını anımsadı… Uzun zaman geçmişti okul yıllarından. İlk aşkını da hatırladı. Çıkar mı bellekten? Acaba şimdi nerededir? Güzelliğini koruyor mudur hala? O deniz gözlerine beslediği tutkuyu unutamıyordu. Yıllar akıp gitti. Kendini sorgulamaktan da kaçınmadı, geçmişe kayıp giden hayallerle yanındaki, ona çok sadık eşini inciteceğini düşündü. Derken tren Filibe garında durdu...

Sıcak bir yaz günüydü. Emin bir anda tereddüt içinde kaldı. Buradan Kazanlık’a gidilecekti. Ablası vardı orada. Yirmi bir yıl geçmişti Emin Bulgaristan’dan ayrılalı. Unutmuştu bulgarcayı. Kime sormalı hangi istikameti tutacağını, hangi perona gelecek Kazanlık treni diye?. Derken kendisini 60’ın üzerinde yaş görünümüyle bir ayakkabı boyacısının yanında buldu. İçinden bir his “yaşlı amcaya güven” diyordu. Amcayı nezaketle selamladıktan sonra ayakkabılarını boyamasını istedi.

- Kazanlık ne yöndedir, hangi peronda beklemeliyim oraya giden treni? – dedi.

- Oğlum, buralı değilsin galiba, geliş nereden? – diye sordu usta. Türk olduğunu, adının da Ömer olduğunu ekledi.

- Türkiye’den geliyorum – dedi Emin.

- Hoş geldin, hoş geldin tanrı misafiri! – dedi Ömer amca ve hemen ıslıkla esmer bir çocuğa seslendi. Çocuk anında orada bitiverdi. Konuyu anlayınca güler yüzüyle: “Gelin, ben size yolu göstereceğim” dedi.

Emin elini cebine koydu, bozuk para aradı alışkanlık üzere. Ne parası, türk liralarını değiştirmeye sıra gelmemişti daha. Esmer  çocuk yüzündeki o tebessümle: “Amca ben para istemiyorum. Almam.” – dedi. Yapacak bir şey kalmadı, cocuğun başını minnetle sıvazlayarak teşekkür etti.

Kazanlık’a yolculuk uzun sürmedi. Orada Ayşe ablasını ( o da Ayşe’ydi) sadece ziyaretiyle sevindirmedi – dostlar yardımıyla ona da vize alabilmişti. Ablası ve yeğenleriyle bütün bir gün hasret giderdikten sonra hep beraber Sofya’ya gittiler. Orada da ablasının vize işlemlerini tamamladılar.

Ziyaret sırası Ardino’ya geldi. Hayli uzun bir yolculuktan sonra memleketine ulaştılar Emin, eşi Ayşe, yeğenleri ve Ayşe ablası. Bir taksiyle mezarlığa gittiler. Vakit öğlen sularıydı. Kimse konuşmuyor, içinden yaşıyordu olanları ve olacakları. Göğüz dolusu nefes alarak acı dolu bir sesle “Geldik” dedi Emin. Bir feryattı bu, uzaklara, dönüşü olmayan yerlere.

Emin, son derece üzgün, mezarlığa girer girmez öteden beri ezberlediği Tevfik Fikret’ten bir dizeyi sessizce mırıldandı. ‘’ Bütün mezarlığa sessiz, dilsiz bir güzellik sinmişti; bir inilti işittim – hikmet ve fikirden uzak…’’

Annesinin mezarı önünde hıçkırıklarının yükseldiğini fark etmeden içinden gelen özlem dolu sözleriyle boğuldu adeta. Bir an annesinin kalkıp onu kucaklamasını arzuladı. Eskisi gibi koklayıp,  alnından öpmesini. Hıçkırıklarını durduramıyordu, nefessiz kaldı, tıkandı. Konuşamıyordu, gözlerinden değil, acılı kalbinden gelen gözyaşlarına teslim oldu.

Eşi Ayşe  siyah  çantasından Yasin kitabını çıkardı, okudu, okudu. Duaların tümünü sağlığında tanıma imkânı bulamadığı  kayın validesine gönderdi. “Nur içinde yatsın, Ruhu şad olsun” diyerek Emin’e sarıldı, kabristandan ayrılma zamanının geldiğini bir şekilde işaret etti. Vedaların en kaçınılmazlarındandı bu ayrılış.  “Onun mekanının Cennet olduğunu biliyorum” dedi Ayşe, ama bu Emin’i avutamuyordu. Çok,  çok özlemişti  annesini.

Mezarı bekleyen sessizlikle vedalaştılar...

Sonra bir kahvede mola verdiler.

Hasret gidererek mutlu günler geçirdiler birlikte.  Bir gün eniştesi dönme zamanının geldiğini bildirdi.

Pasaportların sayfalarını karıştırıyor, daha memleketinden ayrılmak istemiyordu Emin. Sayfaların birinde gözüne bir aksilik takıldı. Yüklü bir ödemeyle alınan bir aylık vize aslında 15 günlük olarak verilmiş. Dolandırılmışlardı. Keşke kontrol etselerdi aldıkları anda. Bu arada süre çoktan dolmuştu. Polise başvurdular. Yanıt olumsuz. İyi niyetli insanlar, dostlar durumdan çıkış yolu göstermeye başladılar. Bir sağlık ocağından rapor alınırsa mazeret olarak gösterilebileceğini söylediler. Aldılar raporu. Trene ceza alma endişesi ve korkusuyla bindiler. Gümrük kontrolüne gelene kadar devam etti bu telaş. Bu olumsuz hisler yüz ifadelerine de yansımıştı.

İşlemlerine sıra geldiğinde gözlüklü, genç görevli pasaportları alırken “Bulgarca bilmiyor musun? - diye sordu. “Bilmiyorum” cevabını alınca sert bir ses tonuyla: “Bilmelisin. Sen Kırcali doğumlusun ama kasten konuşmuyorsun!” dedi. Açtı valizleri, ne varsa çıkarıp “bu yasak, şu yasak” diyerek bir yana atıyordu. Küçümseyici bir tebessüm vardı yüzünde, fazla bir şey söylemeye gerek yoktu. Emin’nin bembeyaz yüzü kıpkırmızı oldu.   Öfkesine zor   hakim oluyordu. Kendini kara kara düşüncelere kaptırmıştı ki, yanlarına orta yaşlı bir gümrük görevlisinin geldiğini fark etmedi. “Ne oluyor?” dedi meslektaşına deneyimli görevli. Genç arkadaşı zevk duyarcasına onların cezalandırılması gerektiğini söyledi. Rütbesi gencinkiden bir üstte olan ikinci görevli kendisine: “Öbür kompartımanda   biletsiz biri var, git sen onunla ilgilen” deyip gönderdi.

Emin’in uzattığı rapora bir göz atarak sorun olmadığını, eşyaların toplanmasını söyledi. Ayşe ve Emin mutlu yüz ve gözlerle bu görevliye yürekten teşekkür ettiler. Oturdular ve düşündüler. Bu görevlilerin ikisi de ayni ülkenin insanları, aynı işi yapıyorlar ama tutum ve davranışları ne kadar farklı! “Hayır dile komşuna, hayır gelsin başına’’ diyerek minnettar gözlerle uğurladılar ismini öğrenemedikleri orta yaşlı gümrük görevlisini.

Bulgar olsun, Türk olsun, önemli olan - insan olsun! Bu dersi vermişti arkadaşına ve yolculara deneyimli gümrük görevlisi.

Emin gülümsedi. Neşesi yerine geldi. İstenmeden yaşanan sorunlar sona ermişti.

21 yıllık hasret giderme yolculuğu mesut bir son bulurken “İnsan olmak” düşüncesinin, bu değerin kısacık hayatımızda ne kadar  büyük önem taşıdığını bir kez daha tüm bilinciyle algıladı.

  

Son Güncelleme: Cuma, 07 Ekim 2011 20:18

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

YA BEN İSTANBUL’U ALACAĞIM
Türkiye Türklerinin İstanbul’un Fethi Destanı, 125 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün3723
mod_vvisit_counterDün7806
mod_vvisit_counterBu Hafta52764
mod_vvisit_counterGeçen Hafta76275
mod_vvisit_counterBu Ay70076
mod_vvisit_counterGeçen Ay249271
mod_vvisit_counterToplam20188725

Şimdi: 72 misafir var.
IP: 3.226.245.48