Bacon Diyor ki :

Okumak bir insanı doldurur, insanlarla konuşmak hazırlar, yazmak ise olgunlaştırır...


Yaşam Hasatlayan Smir(1)-Fantastik Öykü

  • PDF
  • Yazdır
  • e-Posta

alt

Öykünün ilk 19 sayfası. bir iki gün içinde tamamlamayı umud ediyorum. Yarım kalmayacak.

**

Bütün karakterler 18 yaşından büyük, vs.. 

YAŞAM HASATLAYAN 

-Kirli Smir- 

Yaz Ortası Gününe sadece birkaç sayılı gün kalmıştı. Yaz şenlikleri için son hazırlıklar yapılıyordu. Avrin kıtasının batısında bulunan dağlık bir ülkeydi Anselvar. Ve bu ülkenin kuzey sıradağlara komşu olan On Beş Kasaba Platosu halkı için, Yaz Ortası Günün anlamı diğer İldar topraklarında olduğundan biraz daha farklıydı. 

Hava sıcaktı ama aynı zamanda gecelerin içinde kuzey dağlarından akan serin hatta soğuk rüzgarlar esiyordu. Anselvar bir sınır ülkesiydi. Soğuk kuzey dağlıklarından güneye inen dallı budaklı yollardan çok küçük ve önemsiz bir tanesinin üzerindeydi. Yolun bir ucundaki sahipsiz topraklarda karmaşa ve ölüm vardı. İnsanların şehir krallıkları Anselvar Kralıyla didişip duruyor ve ülke, içindeki daha küçük kralların açgözlü ihtiraslarının pençesinde sallanıp duruyordu. Gecenin çocukları (vampirler, kurtadamlar) bu bölgenin kırsallarında ve şehirlerin karanlık arka sokaklarında kol geziyordu. Yolun diğer ucunda; Kuzeyde ise daha büyük bir bela vardı. Ork kabileleri. Anselvar'ın şansına bu bölgedeki kabileler kendi içlerinde savaşmaya çok daha meyilli çok ilkel, vahşi kabilelerdi. Hem de kuzeydeki güçlü Ork İttifaklarının iki koldan Cücel Geçitleri ve Rilmirr Tabyaları tarafından sürekli taciz edilmeleri Anselvar'ı gözden uzak tutuyordu. 

Yine de bu uzak ve kıyıda kalmış bölgede bile bazen karışıklıklar oluyordu. Ama bunun önünü alan Kızıl Mızrak Şatosu varken ork akıncı orduları içerilerdeki topraklara geçemiyordu. Zaman zaman küçük savaş gurupları içeri sızabilse de Kızıl Mızrak Şatosu ile yüzyıllar önce yapılmış Yaz Ortası Günü Anlaşması bu sorunları büyümeden hallediyordu. İskelet orduları ve zombi taburları geçidin önündeki şatonun çevresinde, Efendilerinin iki dudağından çıkacak tek bir emir kelimesiyle uyanmaya hazır yatıyordu

Anlaşma... Smir buraya gelip Efendiyi alt etmeden önce de; yeni Efendi olmadan önce de bu anlaşma vardı. Ve Smir bu anlaşmayı bozmadı. Anlaşmaya sadık kaldı. Tıpkı ondan önceki Efendiye yapıldığı gibi ona da her üç yılda bir, yani her kızıl dolunayda bir bakire sunuldu. 
On beş kasabanın temsilcileri önünde diz çöküp hediyeler sundular ve adak olarak seçilmiş bakireyi ona teslim ettiler. Bugüne dek işler hep yolundaydı. Sorunsuzca ödeme yapılıyor ve Smir de bu geçidin çevresindeki On Beş Kasaba'yı kuzeyden gelenlerden koruyordu. 

Aydınlık bir geceydi. Dolunaya çok yaklaşmış ayın ışığı gökyüzünü gece mavisi rengine boyamıştı. Gökte yıldızlar vardı. Gökte karanlık ve ateş vardı! Gökte kavga vardı! 

Smir bu geleni şatosunun büyülü gözetleme salonundan ilk gördüğünde şaşırmıştı. Bunu beklemiyordu. Elbette hazırlıklıydı ama bu beklenmedik bir ziyaretti. Bir Dehşetkanat.. Geçit Ormanları üzerinde.. Daha neler!... 

Dehşetkanat bir savaşçı iblis melezi idi. Simsiyahtı. Tüm bedeni küçük kızıl alevler ve simsiyah isle tütüyordu. Ejderler ile İblislerin karanlık sanatlarla melezlenmesinden yaratılmış bu soyun devasa ejder kanatları vardı. Uzun yılansı boynunun ucunda iblis suratlı, koç boynuzlu başı bulunuyordu. Ağzından sarı asitsi bir salya kaynayarak sızıyordu. Sesi kan dondurucu korkuları tetikleyen bir efsunla yüklüydü. Dehşetkanat sadece sesiyle bile orduları kaçırabilecek güce sahipti. 

Yaratık büyüktü. Başından kuyruğunun ucuna kadar yetmiş metreye yakın uzunluktaydı. Yassı bedeni yere yatsa bile dokuz metreye varan yüksekliğe sahipti. Tek kanadının açıklığı elli metreyi buluyordu. Başı bir at arabası kadar büyüktü. Kuruğunun ucundaki çivili topuz bir vuruşta koca bir kale kapısını unufak edecek güçteydi. Dehşetkanat dehşetli bir düşmandı. 

Cüssesinin de ötesinde dehşetkanadı tehlikeli yapan asıl şey büyüleriydi. Ejder iblisin karanlık alevli yıkım büyülerini kullanan saldırıları güçlü büyücülerin bile sonu olacak cinstendi. Sadece gerçekten kudretli ve sayılı büyü kullanıcısı bunlardan biriyle yüzyüze gelebilir ve hikayeyi anlatmak için sağ kalabilirdi. 

Dehşetin üzerinde bir süvari vardı. Karanlık kukuletalı ve karanlık pelerinli bir figür. Smir kavganın bu ilk anlarında hemen tanımıştı figürü. Bir insan. Daha doğrusu bir evlatlık büyücü; Köle büyücü. Küçük yaşta çalınıp köle edilen beyni yıkanmış, efsunlanmış köleler. 

Köle havaya beş koca sarı kristal savurup emir tonuyla büyüsünü haykırırken Smir'in yanık izli çirkin suratındaki, yamyam dişli ağzı gülümseme ile kıvrıldı. Çok önceki bir savaşta yaralanmış yüzünün sağ tarafındaki ve artık bembeyaz olan gözü amber rengi bir ışıltıyla parladı. Diğer sağlam gözü vampirimsi kızıl ışıltısıyla yandı. 

Smir kel kafalıydı ve tüm vücudu eski savaşlardan ve astral anlaşmalardan kalan izlerle doluydu. Teni adeta grimsi beyaz bir kül rengindeydi. Tamamen yanık izleriyle örtülüydü ve korkunçtu. Saçı yoktu. Kulakları yer yer parçalanmış sivri vampir kulaklarıydı. Yüzünde vahşi, yırtıcı kan emici çizgiler hakimdi. Kemikleri sayılacak kadar sıskaydı ve bir deri bir kemik halinin yanında genelde kambur duruşuyla, topal yürüyüşüyle de bilinirdi. 

Pek bir şey giymezdi. Kaba saba bir urganla beline sarılmış pantolonu ve önü açık eski püskü duruşlu cüppesi haricinde sağ elinde tek bir yüzük ve boynunda siyah, kalp şeklinde kristal bir pandantif ile kuşanmıştı. Zaman zaman elinde eski ve korkunç duruşlu, kapkara metalli bir orak ile düşmanlarının üzerine çökmesi ile ünlü olsa da üzerinde taşıdığı yegane görülebilir silahı, kınında duran uzun bir hançerdi. 

"Sonunda beni almaya geldin demek! Haydi!" diye insan üstü bir sesle, neşeyle haykırdı karanlık örücü. Kuzeyde bir düşmanı olduğunu biliyordu. Daha önce de birkaç kere test edildiğini hissetmişti. Kim olduğunu, ne olduğunu bilmiyordu ama kuzeyde bir düşmanı vardı ve onu bekliyordu. Varsın olsundu. Buralara kadar düşmanlarının kanını içip etini yiyerek yükselmişti. Smir bir gölge büyücüsüydü. Ateş, yozlaşma ve ızdırap, gölgeler onun sanatıydı. Sanatında da çok iyiydi hani.. 

Sarı kristaller durdurulamaz çağrı büyüsüyle koca geçitlere dönüşüp içindeki hapsolmuşları dışarı dökerken Smir de kendini bu karşılaşmaya hazırladı. Beş dehşetkanat daha geçitlerden yarı şeffaf halde akıp şeffaflıktan maddeleşmeye doğu şekillenirken Smir doğruldu ve gerildi. Yakınlarda sıkı bir karşılaşma planlıyordu ve bu iyi bir antrenman olacaktı. Sivri çatal dili ince dudaklarını yalarken yüzünde şeytansı bir gülümseme vardı. Sabırsızlıkla inledi. Düşmanlarına neredeyse doymaz bir şehvetle bakıyordu. 

Karanlığın ve öfkenin içinde büyümesine izin verdi. İçinde adı unutulmuş eski güçlerin izlerini aradı, eski anlaşmaların bedelini taleb etti, sunulan adaklar adına yalvardı ve yeni adaklar adadı. Kan ve ölüm adadı karanlık müttefiklerine, onlara acı ve masumiyetin kirletilmesini adadı! 

Kızıl Mızrak Şatosunun Efendisi olarak yüzyıllardır bu geçidi tutuyordu. Öyle bu bölgenin koruyucusu filan olduğundan değil.. Ya da bu insanlar çok umurunda olduğundan... Buraya bir amaç için gelmiş ve amacına ulaştığında eline geçen fazladan ödüller hoşuna gitmişti. Efendiden istediğini almıştı hem de çok çok fazlasıyla. Kirli Smir, Pislik Smir, Dönek Smir hem bir ev hem de eğlence bulmuştu. Kendi planlarıyla uğraşırken bu coğrafya arada sırada ona eğlence sunan güzel bir eve dönüşmüştü. Smir evini seviyordu. Smir bu coğrafyanın halkı ile yaptığı anlaşmaya bağlıydı. Bu iyi bir anlaşmaydı. 

Altı dehşet arada mesafeyi korurken Smir'in çevresinde bir tam tur döndüler. Nefeslerini; En karanlık saldırılarını hazırlıyordular. Smir soğukça durdu. Dikildi ve bekledi. Gökyüzünde simsiyah dumandan oluşmuş ve çevresinde ateşten rünler dönen bir diskin üzerindeydi. Çevresinde şeffaf siyah bir hale deniz gibi dalgalanıyordu. Havada uğursuz sesler, deli kadınların histerik şarkıları gibi uğulduyordu. Derken saldırı başladı. 

Saldırı çok güçlüydü. Gök adeta yarıldı. Yerden çok yukarıdaki bu kavgada, dehşetler saldırılarını gerçekleştirdiğinde hava patladı ve yer inledi. Işıklar bu ilk temasın şok anında uzun saniyeler boyunca geceyi gün etti. Rüzgar dalgaları aşağıdaki ormanı vurdu ve havuza atılan taş gibi koca ormanın yüzeyi büyüyen bir çember ile dalga dalga sarsıldı. En yakındaki ağaçlar kırıldı, söküldü ve parçalandı. 

Smir sarsıldı. İlk şoku kabul etti ve bedeni buna karşı sarsıntılarla bükülüp durdu. Bedeni ilk şokun ardından üzerine gelen her şeye karşı dik durmaya başladı. Ağzından bir koca kadeh dolusu kan sızdı. 

Kan, çıplak göğsü boyunca süzüldü ve süzüldü. Smir öksürdü. İçi acı ile inliyordu. İçi fırtınada yarılmış ağaçlar gibi defalarca yarılıyor ve parçalanıyordu. Smir'in içi alevlerle yanıyor ve karanlık bir soğuk bütün duyularına saldırıp hem onu paniğe boğuyor hem de uyuşturuyordu. Karanlık alevlerin girdabında zamanı kaybetmişçesine cezasına boyun eğdi. 

Orada durdu ve bütün acı ve yıkımı üzerine aldı. Acı tarifsizdi. Varoluşunun her bir zerresi tek tek kendi kıyametinde yıldırımlarla yanıyor ve acımasız, tanrısal bir çekicin altında dövülüyordu. Kesiliyor, biçiliyor, yarılıyor, kırılıyor, eziliyor, yakılıyor ve yozlaştırlıyordu. Dehşet ve azap koca bir okyanus gibi üzerine çökmüştü. 

Saldırı kısa bir an sürmedi. Saldırı anlar boyunca sürdü. Gökyüzünde ışıklar ve renkler çakıp dursa da saldırının bütün şiddeti artık etrafa saçılmaksızın doğrudan Smir'in üzerine çöküyordu. Smir ayakta sarsılıyor ve öksürüyor, kan kusuyordu. Teninde yarıklar açılmaya başlamıştı. Bedenini yer yer kızıl karanlık alevlerle tutuşuyordu. Bu fiziksel tezahürlü alevler kalkanının içine nüfuz eden alevlerden çok daha korkunç ve çok daha yoğun acıların sebebiydi. 

Siyah kalkan halesinin altına nüfuz eden karanlık ve kızıl alevler içinde boğuluyordu Smir. Alevlenmiş kolları boşlukta yüzer gibi dalgalanıyor ve acı spazmları ile bütün bedeni çarpılıyordu. Bu saldırı uzun saniyeler boyunca sürdü. Yaratıkların nefesi arada dönüşümlü olarak dinlense de asla dört dehşetten daha azı saldırmadı bu süre zarfında.. Karanlık alevler kuduz bir sel deresi gibi akıp durdu gölge örücünün üzerine... 

Sonra saldırı birden değişti. Saldıranlar hep birden irkildi. Saldıran altı dehşetin altısı birden kendi ateşlerinin üzerlerine dönmeye başladığını hissettiler!!! 

Smir onu tutabildiği kadar tutmuştu ve şimdi "acı kalkanı" ikinci safhasına geçmişti. Koruduğu kişinin düşmanına ona attığının aynısını geri gönderiyordu! Smir acı kalkanının yansıtıcı efsununu olabildiğince uzun süre tutmuş ve üzerinde depolamıştı, şimdi birikmiş bütün yıkımı süratle geri gönderiyordu. 

Saldıranlar bir anda tehlikeyi görmüş kuşlar gibi dağılıp sağa sola savrulmaya başladılar . İlk şaşkın haykırışlarının yerini yeri göğü inleten ve gitgide korkunçlaşan acı kükremeleri aldı. Daha önceki savaş sesleri bir kıyamet idiyse bile işte şimdi bu bütün kıyametlerin anasıydı! Altı dehşetkanat yaralı, kendi yokedici alevleriyle vurulmuş halde dönüyor ve korkunç acılarından sıyrılıp yeni bir saldırı yönü elde etmeye çalışıyordu ama bu onları çok zorluyordu! 

Smir artık yerinde sabit durmuyordu. Kara isli, ateş rünlü "bulut-disk" bineğinin üzerinde şimşek gibi hareket ediyor ve iblislerin ona nefesleriyle vurmasına fırsat vermemeyi amaçlayan bir saldırıyla öne çıkıyordu. İlk baştaki saldırıları, o acı anında, dehşetlerin farketmesinin çok güç olacağı hastalık zinciri ve kanateşi büyüleriydi. Smir canından ve kanından ciddi bir fedakarlıkla güçlendirmişti bu büyüleri. Zaman geçtikçe yavaştan hızlıya doğru gitgide daha çok hasar veren büyüler zaman geçtikçe daha zor etkisizleştirilebilen özellikteydi. Belaydı. 

Smir ilk kurbanı olarak gördüğü habersiz dehşetin tam tepesindeydi. Bu en zayıf düşenleriydi. Yere çok yaklaşana kadar havada debelenmiş diğerlerinden uzaklaşmıştı. Smir büyüsünü hazırladı. Gazapışığı büyüsü elinden mor renkli bir ışın halinde uzadı; Fırladı. Dehşeti sırtından vurdu ve koca sırt boyunca hareket edip yaratığı düzgün, derin bir kesikle yardı. Bir kısa saniye içinde dehşet acıyla kükredi sonra alevler ve kara dumanlarla patlayıp silikleşmeye başladı. Bir kısa an içinde süratle yitip gitti. 

Gölgeörücü ikinci ve çok yakın hedef üzerine oyalayıcı bir "yarasa zinciri" büyüsü gönderdi. Koca bir yarasa bulutu gibi dehşeti sarmalayan zincir büyüsü yaratığı sessizleştirdi. Fiziksel nefes saldırısına büyülü güçlerini katmasını engelleyen sessizlik büyüsü varken Smir diğer hedefinin önüne atladı. 

Kendi canından fedakarlık yaparak hızlandırdığı bir büyüyü gönderirken acı ile inledi. İki büklüm olup sarsıldı. Ağzından ve gözlerinden, kulaklarından, burnundan kan geldi. Aslında bütün vücudundan kan geldi. Yeni yaraları daha tam iyileşemeden yeniden ve daha kötü açıldı. Buna değerdi. İleri uzattığı ellerinin ucunda düşmanına kocaman bir "köztopu" fırladı. 

Koca mermi hem büyülü vuruşu hem de fiziksel vuruşu ile dehşetkanadı şişlemişti. Yaratık alevlere bulandı ve uçuş rotası bozuldu. Kanatları bocaladı, savrulmaya ve havada taklalar atmaya başladı. Boş yere kurtulmaya ve toparlanmaya çalıştı, yeniden uçuş gücü kazanmaya çalıştı.. Ama... Yere vurmadan önce havada koca bir patlama ile bitti. 

Smir peşinde iki yaratıkla yüksek bir hız ulaşmıştı. "Buğu" ve "ilüzyon" büyüleri ile iblislerin saldırılarından geçici olarak savunarak kendine vakit yarattı. Diskin üzerinde acılarından doğruldu. Kan sızan dudaklarını çatal diliyle yaladı. Elini kemerindeki küçük keseye atıp ışıldayan, kalp gibi atan yeşil bir kristal çıkardı. Tek bir emir kelimesi ile kristal parçalandı. Kristalin içindeki pek kıymetli yaşam enerjisi Smir'in yaşayan ölü bedenine yaşam taşıdı. Yaralar daha bir iyileşti, Smir'in gücü daha bir tazelendi. 

Smir diskin üzerinde geriye döndü iki elini iki düşmanına doğrultup onlara bakan rengarenk alevlerle dönen kocaman bir "çatal ateştopu" yarattı. Ateş topunu iki düşmanın ortasına fırlattı. 

İki taraf da bu kovalamacada çok süratliydi ve geriye atılan ateştopunun sürati de buna eklenince dehşetler kaçamadılar. Top yarı yolda ikiye bölündü ve yanardöner alevleriyle iki hedefe vurup ikisini birden sarı-yeşil-mavi-kırmızı-turuncu alevlere buladı. 

Hastalık zinciri ve kanateşi büyülerinin üzerine bir de bu darbeyi yiyen iki dehşet için burası yolun sonuydu. Uçuş yeteneklerini kaybettiler ve havada savrularak bir tepe yamacına çakıldılar. Çarpmaları ile aynı anda süratle şeffaflaşıp tükendiler. Geriye sadece karanlık isli, küllenmiş kocaman çarpma kraterleri kaldı. 

Smir geriye dönerken üzerine iki dehşeti saldırısı yağmaya başladı. Üzerine inen saldırılara karanlık anlaşmalarından kazandığı dayanma gücüyle ama acıların pençesinde inleyerek, sarsılarak karşı koydu. Bir büyü ezgisi mırıldandı ve düşmanlarının arkasında bir anda hiçliğin içinden bir yarık açıldı. 

Karanlık bir diyardan karanlık bir yaratık dışarıya olanca hızıyla ok gibi fırladı. Dışarıya hücum eden yaratık bir karanlık ejderhaydı. Simsiyah ve çok dehşetli bir güzellikti bu. Bütün bedeni şeffaf siyah bir isle tütüyordu ve gözleri simsiyah inciler gibi parlıyordu. Ağzı bir kükreme ile açıldı ve onlar daha ne olduğunu anlayamadan "karanlık nefesi" ile iki düşmanı birden arkadan vurdu. Biri diğerinden daha kötü vurulmuştu ve daha ilk anda ilk acı ile haykırdı. Süratle ölümüne düşmeye başladığında siyah isli siyah alevlerle yanıyordu. 

Büyücünün süvariliğindeki dehşet hala takipteydi ama artık o da eski gücünde değildi. Ne süvarisi ne de dehşetin kendisi üzerindeki üç güçlü hasar büyüsünü etkisizleştirebilmişti. Hem "acı kalkanı" ve hem de "hastalık zinciriyle" "kanateşi" büyüleri dehşetin canına okumuştu. Smir biraz daha oyalandı ve sonra artık dehşet çok zavallı bir biçimde artık sadece güçlükle havada kalabilir hale geldiğinde durdu ve döndü. Güldü. Korkunç ve tatmin olmuş bir kahkahayla güldü. Aşağılayan muzaffer bir kahkahaydı bu. 

Süvari birşey söylemek için ağzını açacak gibi olmuştu, ağzından bir ses çıkıyordu ama Smir izin vermedi. Bu kadar eğlence yeterdi. 

Smir'in Ejderhası; Karanlık diyordu Smir ona, ileriye sessizce-sinsice fırladı ve süvariyi dehşetin sırtından ustaca pençesine geçirip çıkardı. Havaya, önüne savurdu ve nefesi ile vurup siyah alevlere buladı onu. Sonra oyunbazca yanan süvariyi ağzıyla yakaladı ve dişlerinin arasına geçirip tatlı talı zevkle çiğnemeye başladı. Ağzında kan tadını tıpkı efendisi gibi çok seviyordu Karanlık... Smir güldü. 

Dehşet havada kalmakta artık çok zorlanıyordu. Saldıracak gücü hiç yoktu. Bittiğinin farkındaydı ve iblis yaratığın gözleri adeta lanetlerden yağmur savuruyordu. Smir bu yağmurun altında zevkle yıkandı. Karanlık bir kahkahayla deli gibi güldü ve güldü. Sonra elini kaldırdı. Dehşete uzattı. Elinden simsiyah, mor ışıltılı bir "gölge mızrağı" fırladı. Mızrak dehşetin kafasını vurduğunda yaratık bitmişti ve cesedi daha düşmeye başlamadan havada süratle şeffaflaşıp hafif bir rüzgarla patladı. 

"Karanlık, eski dostum. Gel bana" diyerek çağırdı Gölgeörücü. Ejderha çelik misali bir sadakatle itaat etti. Bir köpeğin efendisinin dizi dibine koşarak gitmesi gibi Smir'in yanına yıldırım gibi vardı. Smir yaralı ve yorgun bedenine rağmen zarifçe bindi ejderhanın sırtına. Ejderhanın sırtındaki kemikli-pullu bölge o yerleşirken değişmiş, şekillenmişve adeta bir taht koltuğuna dönüşmüştü. 

"Eve gidelim Karanlık. Yoruldum. Yaralandım. Kanıyorum. Tedaviye ihtiyacım var. Bana iyi bakacakları yere gidelim.." diye şeytanca gülerek konuştu Smir. Karanlık sadece itaatkar bir yumuşak kükremeyle cevap verdi. Koca kanatlarıyla havayı tokatlayıp yumuşak, zarif bir yay çizerek döndü. Yönünü ayarladı ve bir seri güçlü kanat vuruşunun ardından süratli bir süzülmeyle hava akımlarında yüzüyordu. Minicik rüzgarlarla bile uzun mesafeleri süzülmeye uygun bedeni havanın içinde sorunsuzca akıyor, kayıyordu. 

Smir sessizce karanlık ormanları ve aylı, yıldızlı gökyüzünü seyretti. Dudaklarından hala sızmaya devam eden kanını yaladı. İçinde hala acı kasılmaları onu dürtüp dururken gülümsedi. Hazırdı. Son bir iki düzenlemeyi daha hallettikten sonra hazırdı.. Rom.. Romulion. Sevgili kayıp Çırağı.. Bir kez daha ona ulaşmayı denemeliydi. O zaman gönül rahatlığıyla yola çıkabilirdi. Arkasında yarım kalmış hesaplar bırakmayı sevmiyordu Smir. Zaten yeterince yarım kalmış işi vardı. Çilekeş Romulion'u da bunlara eklemek istemiyordu. Güldü Smir. Çırağını anınca içine neşe geldi. Hüzün geldi içine. Güldü Smir. Güldü. İçi acıyıp parçalanırken ve kan kusarken o sadece güldü. Karanlık yere konarken ve Smir'in hiç de sıradan olmayan ev ahalisi onu karşılarken o hala gülüyordu.. 

Smir'in evi ilginç bir evdi en hafif ifadesi ile.. Kısaca özetleyecek olursak; Demir Kael olarak bilinen bir golem kahya, Biber diye çağırdığı bir iblis cariye, Günbatımı adını verdiği bir dişi vampir çırak-metres, Baharat ve Şeker isimleriyle çağırdığı iki zevk arkadaşı vardı evinde. 

Demir Kael, Smir'in yarattığı bir golemdi. Bilimsel büyü diye tabir ettiği araştırmalarının bir ürünüydü ve çok başarılı olduğunu düşündüğü bir yaratımdı. Kael kendisine çizilen sınırlar içinde düşünebilen ve bir golemde bulunması pek de alışıldık olmayan özelliklere, güçlere sahip bir golemdi. 2,5 ila 5,5 metre arasında değiştirebildiği cüssesinin ve katı fiziksel gücünün-dayanıklılığının ötesinde Kael çok daha dehşetliydi. Siyah ve parlak koyu mavi tonlarla inşa edilmiş bedeni sarı ve kırmızı rünlerle, desenlerle de işlenmişti. Ama golemin en etkileyici yanı gözleriydi. Alev gibi yanan mavi gözleri iki koca safirdi ve bakışları çok canlı, çok ruh doluydu. Çok canlıydı. Bir golem gibi değildi çoğu zaman onun gözlerine bakanlar için... 

Biber bir sukubus meleziydi. İstediği dişi veya erkeğin şekline bürünebilme yeteneğine sahipti. Cehennemin pratik iblis lordlarının savaşlar için uygun askerleri yaratma çabalarının sonunda yılan iblislerle sukubusların birleşiminden doğmuş bir sukubus soyundan büyümüştü. Casusluk, sabotaj, suikast gibi konularda çok yetenekli olan kıyıcı ifritin büyüleyici doğası, oyunbazlığı onu aynı zamanda efendisi için iyi bir oyun arkadaşı da yapıyordu. Uzun zamandır Smir'in evcili olan Biber bazen bu beraberlikten çok kötü etkilendiğini bazen de çok şey öğrendiğini düşünen tehlikeli bir yaratıktı. Her şeye rağmen en çok da oyunbaz ve fettan bir yaratıktı... 

Günbatımı, Baharat ve Şeker'e gelince... 

Günbatımı acımasız ve imkansız muhteşemlikte kızıl saçları olan, fildişi beyazı tenli, zümrüt yeşili gözlü bir vampirdi. Çok genç ve çok taze, çok büyüleyici bir duruşu vardı. Yüzündeki, kollarındaki, omuzlarındaki ve göğüslerindeki çiller doğal mücevherleri gibi onu sarmalıyordu. Vücudunun bütün kıvrımları kesinlikle hem baştan çıkartıcı hem de göz alıcıydı. Onu görenin ilk anda çarpılmaması mümkün eğildi. Güzelliği yanında Smir'den öğrendiği büyülerle de çok büyüleyiciydi! Günbatımı da Smir'in yıllanmış dostlarından biriydi. 

Şeker kesinlikle çok tatlı bir sarışındı. Yirmili yaşlarının ilk çeyreğinde bir afetti. Beyaz tenli ve sarışın güzelin kumsaati gibi biçimli vücudu gören her erkeğin bakışlarını esir alacak kadar dikkat çekiciydi. Özellikle dolgun ve çok biçimli göğüs kısmında kesinlikle gözleri esir alıyordu. Canlı, hayat dolu, neşeli bir genç kadındı Şeker. Şeker bu evin içindeki hayat kaynağıydı. 

Baharat bir esmerdi. Yirmili yaşlarının ortalarındaydı. İnce fizikli ve kedi gibi caizbeli duruşluydu. Hatları Şeker gibi dolgundan ziyade zarif ve büyüleyiciydi. Uzun siyah saçları neredeyse beline kadar iniyordu. Sadece saçlarının rüzgarda dalgalanışı için bile şövalyeler kendilerini kurban ederek ejderlerin üzerine at sürebilirdi. Gözleri büyüleyici bir kahverengiydi. Biber'den boş zamanlarında -ki boş zamanı çoktu- aldığı eğitimlerin sonunda sıkılaşmış kedi zarafetindeki kasları ve ışıldayan esmer teniyle bir mücevher gibiydi. Ona bakmaya doyum olmuyordu. 

Bütün bu gurup gökyüzündeki kavgayı gözlem salonundan anı anına izlemişti ve şimdi Efendilerini karşılamak için yüksek terasa yığılmıştı. 

Hepsinin önüne geçen, elinde kocaman kristal bir şişe tutan Demir Kael idi. Kristal şişenin içindeki sıvı, uğursuz yeşil ve sarı renklerle rengarenk dönen, ışıklı ve fısıldayan bir sıvıydı. Sıvı adeta canlıymış gibi bir his uyandırıyordu ve Smir şişeyi Demir'in elinden alıp içerken sanki feryad ediyor gibi inliyordu. 

Smir gülümserken çevresindeki şamataya karşı kulakları sağırdı. Şeker dikkatli bir mesafeden, sağı solu bazen belli olmayan Efendileri için, samimi endişesiyle inliyordu. Baharat da sabırlı ve soğukkanlı biçimde oradaydı. Smir'in iyi olduğunu görmek onu rahatlatmıştı. Günbatımı Efendisinin tartışmasız zaferinden çok etkilenmiş, büyülenmiş hayran bakışlarla ona taparcasına bakıyordu. Biber saklamaya çalışsa da gururlu ve coşkulu halini gözlerinden ele veriyordu. 

Smir az önce altı dehşetkanadın canına okumuştu ve hala ayakta yürüyordu. Altı lanet olasıca Dehşetkanat! Bu kadarı Yedikulelere saldıracak olsa Büyücüler Meclisi onlara ne vurduğunu görene kadar savunucu alt seviye büyücülerin üzerine katliam çöker, daha üst seviye ustaların sayısı çok seyrelir ve belki ustalardan birkaçı da epey uzun süre savaş dışı kalırdı. Tabii ölmezse.. Ama Smir.. Ama Smir!! SMİR!!! Biber coşkudan uçuyordu. 

Bir bölük Armelion şövalyesiyle dövüşse Biber'in ateşi ancak sönerdi!! Dudaklarını ihtiras ve şehvetle yalarken Smir ile gözgöze geldi. Kıkırdadı. Çapkınca gülerken gözleri acımasız bir açlıkla yanıyordu. Smir de şeytanca gülümsedi. Şeker ve diğerleri de bu bakışları görmüştü. 

İlk sokulan şekerdi ve eli çoktan usulca Efendisinin karnına ve daha aşağılarak süzülüyordu. 
"Efendim, hala biraz yaralı. Biraz içmek ister mi?" diyerek masumca ama fettanca boynunu ona doğru uzattı. 
Ne içtiği ve içini nasıl iyileştirip güçlendirdiği umurunda değildi, Smir biliyordu ki bu vampirlik özelliğini kendine kaçınılmaz biçimde kattığından bu yana kanın tadı ve kanın gücü bütün iksirleri çocuk oyuncağı gibi önemsiz bırakıyordu. Yaşamı içmenin, yaşamı doğrudan özümsemenin tadı, şehveti doyumsuzdu. Azı dişleri uzayıp sivrilirken yılan gibi tısladı. Yılan gibi dili dışarı uzadı ve Şeker'in tatlı boynunu açlıkla, şehvetle yaladı. 

Şeker tatlı tatlı kıkırdayıp zevkle inledi. Derince soluyup alt dudağını ısırdı. Smir'in dokunuşunda yine zevk efsunu vardı. Buna bayılıyordu. 

Bütün vampirler ısırışlarına acı efsunu katarak avlarını şokla bayıltabilirdi ama ustalar ve yaşlılar dokunuşlarına diğer efsunları da katabilirdi. Uyuşturucu efsunu, zevk efsunu, kuvvet efsunu... Ve hatta, yaşam efsunu. 

Vampirlerin pek azı bu efsunu ve bu lutfu verirken görülmüş olsa da bu yaşlı soyların damarlarında taşıdıkları bir miras idi. 

Smir yılan dilini geri çekti ve kızlara döndü. Hepsine birden konuştu. Gözleri şeytanca bir gülümsemeyle parlarken sesinde şehvet vardı. 
"Önce sizler beni doldurun. Sonra da ben sizi doldurayım." 

Kızların hepsi Smir'in pantolunundan şimdiden kocaman yükselmeye başlayan çadırı görmeden bu sözlerin anlamını zaten biliyordu!! Uzun saatler boyunca sürecek bir zevk işkencesi başlıyordu ve hepsi Smir'in "çifte kılıcının" önünde zevkten, yorgunluktan baygın düşene kadar bu gece son bulmayacaktı. Gülüşmeler, kahkahalar ve müstehcen laf atmalarla yürüdüler büyük yatak odasına doğru. 

Baia... Bakire Baia. Seçilmiş olan oydu. Anlaşma gereği adak olarak sunulacak yani Şato'ya kurban edilecek Bakire oydu. Baia ay parçası gibi güzeldi. Uzun düz saçları koyu kahvrengi tonundaydı ve ışıl ışıldı. Teni az güneş görmüş pempemsi beyaz tondaydı. Yüzünde hem masumiyet hem de baştan çıkarıcı güzellik biraradaydı. Ince ve uzun biçimli bacakları, ince beli, eli dolduracak diri göğüsleri vardı. Gözleri muhteşem bir ela tondaydı. Gülüşü hepsinin üzerindeydi. Güldüğünde güneşler açılıyor ve karanlıklar parçalanıyordu. Gülüşü o kadar muhteşem, o kadar sıcak ve o kadar içtendi. Gülüşü ruhunun aynası, gülüşü en kuvvetli büyüsüydü. 

Genç kız bahçede dolaşırken babası pencereden onu izliyordu. Yaşlı adam için onu böyle görmek acı vericiydi. 

Baia'sı her şeyin farkındaydı. On üçünü doğum gününden bu yana seçilmiş diğer on beş kızla beraber bugün için hazırlanıyordu. Kızıl Dolunay için. Yaz Ortası Günü için. Yaşlılar son kararlarını dün gece vermişti. Seçilen Baia idi. En kıymetlileri o idi. En zarifleri, en güzelleri, en saf ve masum duruşluları o idi. Seçilen Bakire Baia idi. 

Yaşlı adam sıkıntıyla ve çaresizlikle derin bir iç çekti. İçinde hem koca bir öfke hem de kabullenmişlik vardı. Anlaşmanın ne anlama geldiğini On Beş Kasaba'daki pek çok kişiden çok daha iyi biliyordu. 

Yaşlı baba bir asker eskisiydi. Her yıl düzenli olarak geçidin kuzeyine yapılan devriye akınlarında pek çok defa görev almıştı. Orada neler olduğunu biliyordu. O canavarları biliyordu, o düşmanın kanını elinde hissetmiş, kirli nefesinin kokusunu duymuş, dişle ve tırnakla, alt üst olup onunla dövüşmüştü. Düşmanı biliyordu. İleri karakollar ve gözetleme noktalarında görev almış, düşmanla çok defa kavgaya girmiş, öldürmüş ve yaralanmıştı. Yaşlı Vorian, Kızıl Mızrak Şatosu'nun onlara sağladığı korumanın kıymetini her seferde bir kez daha görmüştü. Sadece kendi görev aldığı akınlarda üç kez, hayati biçimde Kızıl Şato Kuvvetleri araya girip birlikleri kovalayan orkların üzerine ölüm olup çökmüştü. 

Baia her şeyin farkındaydı ve anlıyordu. Babasını kaç kez göreve uğurlamıştılar ve kaç kez gecenin bir yarısı onun dönüşünde ailece kucaklaşıp ağlamıştılar. Kardeşiyle gizlice anne ve babalarının konuşmalarını dinlediği anlarda, babasını hem Şato'daki Efendiyi lanetlerken hem de savaşta yardım edip kurtardığı hayatlar için minnetini söylerken duymuştu. 

On Beş Kasaba halkı için Kızıl Dolunay hem hayatlarının değişmez bir gerçeği ve bir gereği hem de ortalıkta açıkça çok az dile getirilen bir korku kaynağı, bir tabuydu. Bu gerçek birlikte yaşamak zorunda oldukları ama bir yandan da ölesiye korkup iğrendikleri bir durumdu. On Beş Kasaba için her Kızıl Dolunay'da Bir Bakire...Fedakarlık... Kurban... 

Baia elindeki gülle oynarken bir diken parmağına battı. Acıyla irkildi ama ses çıkarmadı. Kan küçük delikten balon gibi şişip büyüyerek dışarı çıktı. Parmağını ağzına götürdü ve kanını emdi Baia. 

Düşünceler onu aldı götürdü. Ağzında kan tadıyla yaklaşan günü ve hayatının en öneli gecesini düşündü. Kanı bir kez daha akacaktı. Bu kez On Beş Kasaba için akacaktı. Yaşamı son bulurken halkına üç yıl kazandıracaktı. Halkı, kızkardeşi, annesi, babası, arkadaşları, akrabaları ve bütün sevdikleri.. Ve Daros.. Hepsi Efendi'nin korumasında olacaktı. Kendi önemsiz canının ve bekaretinin bütün sevdiklerine böyle büyük bir fayda sağlayacağını düşünmek içindeki korkuya karşı ona güç veriyordu. Başını gururla ve cesaretle kaldırıp gökyüzüne baktı Baia. 

Gökyüzü sakindi. Beyaz bulutlar ve ay yukarda saklanbaç oynuyordu. Yıldızlar ışıldıyordu. Gecenin mavisi ve ağaçların tatlı gece melteminde şakıması onu aldı götürdü. Hem çok şey düşündü hem hiçbir şey düşünmedi. Sadece manzarayı izlerken anı yaşadı. Güzelliğin tadını çıkardı. 

O bu güzelliği izlerken bahçenin gölgeli bir köşesinde gizlice onu izleyen bir başkası daha vardı. Ayışığının gölgesinde, ağaçların alçak dallarının altında Daros hayranlıkla, içinde fırtınalarla güzel Bakire Baia'yı izliyordu. 

Daros komşu çocuğuydu. Baia ile yaşıttı. Çocukluk aşkıydı. Şu son yıllara kadar ikisi de duygularını dile getirmekten acizdi ve şu son yıllarda da üzerlerine düşen Kızıl Dolunay gölgesi ile çaresiz ve sessizdiler. Sözlerin bittiği yerde kaçınılmaz biçimde tesadüfler ve yürekleri onların gözlerini, ellerini birbirine dokunudurmuştu. Sonra dudaklar buluşmuştu. Kızıl Dolunay günü yaklaşırken enselerinde korkunç bir canavarın nefesi ile, sorumluluk ve korku duygularının girdabında yanıp kavrulmuştu ikisi de.. 
"Orada olduğunu biliyorum" diye seslendi Baia. 

Baba ilk önce bu seslenişin kendisine olduğunu sandı. Ama ses tonundaki bir şey bu ilk anın ardından ona bu seslenişin bir başkasına olduğunu söyledi. Baba sessizce durdu ve dikkatle izledi. 

Daros ağaçların gölgelerinden dışarı çıkarken Baba hem rahatladı hem de içine saplanan bir acıyla titredi. Delikanlı kimbilir ne halde olmalıydı. 

Baia'nın annesi de zamanında Kızıl Dolunay için seçilen On Beş Bakire'den biriydi ve Vorian o günlerde yaşadığı duygu açmazlarını, o cehennemi düşününce içi parçalandı. Hem kendi yaşadıklarını hem de delikanlının yaşamakta olduğu duyguları düşününce, Vorian içinden lanetler okudu. Bildiği bütün küfürleri sessizce ve nefretle okudu Kızıl Dolunay'a.. 

"Nerden anladın?" diye sordu Daros. İçinde esen fırtınalara, yaşadığı bütün karanlık ve umutsuzluğa rağmen, bütün acı ve kedere rağmen gülümsemişti. 

Baia da ona gülümsedi. Ah Daros diye içinden inledi. Bu saf kocaoğlanı seviyordu. Daros gerçekten hem iri hem güçlü hem de yakışıklı bir delikanlıydı. Ama bunun da ötesinde Daros terbiyeli ve altın kalpli bir insandı. Daros çok saf yürekliydi. 
"Yine demirhanede çok zaman geçirmişsin. Terinin kokusunu getirdi rüzgar," diye gülümseyerek konuştu Baia. Daros baba mesleği olan demircilikle uğraşıyor ve bir yandan da askerlik eğitimine devam ediyordu. 

Baba mesleğini devam ettirmek ve askerliği öğrenmek bu sınır topraklarında erkek çocuklar için bir geleneğin de ötesinde bir zaruret idi. Daros bunların ikisinde de çok iyiydi. Hem demircilikte kalfalığı hızla aşıp genç ustalığa bu yaşında yükselmişti hem de On Beş Kasaba Ordusu Eğitmenleri tarafından Armellion Birliklerine tavsiye listesine adı üst sıralarda yazılmıştı. 
"Koku için özür dilerim," diyerek yönünü değiştirmeye ve rüzgarın esmediği tarafa geçmeye çalıştı Daros. 
"Seni salak," diye gülerek, sesinde sevgiyle elini uzatıp onu durdurdu Baia. "Senin kokunu seviyorum," diye utangaç biçimde ekledi. Yanakları kızarmış va genç kadının bakışları önüne eğilmişti. Eli hala Daros'un kaslı kolundaydı. 

Daros sevgiyle gülümsedi bu söze ve bu utangaç duruşa. Yaklaştı. Elini genç kızın çenesine uzatıp bakışlarını kendine çevirdi. 

Gözler birbirine kenetlendi. Hem aşk hem imkansızlık vardı ikisinin gözlerinde de. Derince iç çektiler aynı anda. Daha ne olduğunu anlayamadan ikisi de aynı anda ileri uzattılar dudaklarını. Dudaklar buluştu. 

Öpüşmeye başladıklarında dünyanın, zamanın ve başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Kolları birbirini sardı. Öpüşmeleri daha bir ateşlendi. 

Daros'un güçlü kollarını bedeninde hissetmek Baia'nın başını döndürmüştü. Daha önce de, şu son altı ayda pek çok defa fırsatlar kollayıp fırsatlar yaratarak yalnız kalmıştılar. Kendilerine mahremiyet sağlayacak yerler ve zamanlar ayarlamıştılar ama şu an bir başkaydı. Her şey kendiliğinden oluyordu. Bu beraber son geceleriydi. Yarın gece Kızıl Dolunay vardı. 

İkisi de arada kesik kesik soluyor ve öpüşmelerin, öpücüklerin arasında ağlamanın eşiğinde inleyip birbirine sevgi sözcükleri fısıldıyordu. 

Baia içinde uyanan dişiliği hissedebiliyordu ve aynı anda da Daros'un artık iyice uyanmış, vücuduna yaslanmış erkekliğini duyuyordu. Bu nasıl bir duyguydu böyle. Daros'un dudakları boynunda gezinirken alt dudağını ısırdı Baia. Buna dur demeliydi. Yoksa biraz daha ilerlerse buna nasıl dur diyeceğini bilemiyordu. 

Daros'un elleri sırtında gezerken aşağılara inmiş ve şimdi kalçalarına ulaşmıştı. Kalçalarını sıkıp okşayan, iki bedeni iyice birbirine yaslayan bu eller ne muhteşemdi. Ne kadar güçlüydüler. Baia bu ellerin arasında eriyip yitmeyi istedi. Ellerden bir tanesi yavaşça ama arzuyla yön değiştirdi. Yönünü Baia'nın göğüslerine çevirdi ve orayı hemen buldu. 

Genç kadın sağ göğsünü okşayıp sıkan bu elle ne yapacağı bilmiyordu. İnliyor ve nefes almaya çalışıyordu. Daros'un dudakları yeniden dudaklarına vardığında ikisi de iyice kendini kaybetmiş bir haldeydi. Baia'nın elleri Daros'u çılgınca sarmalamış ve onu bütün arzusuyla kendine çekiyordu.. 

Genç adamın kokusu, gücü, bedeninin sıcaklığı, ellerinin becerisi Baia'yı çılgın bir uçurumun kenarına getirimişti. Baia inledi. Ayaktaydılar ve ikisinin de elbiseleri üzerindeydi ama bacaklarının arasında Daros'un erkekliğini hissedebiliyordu. Bu onu hem yıldızlara çıkartıyor hem de hiç korkmadığı kadar korkutuyordu.. 

Korku üstün geldi. Yılların eğitimi ve görev bilinci aşka üstün geldi bedenlerde yanan ateşe rağmen, aşka rağmen Baia durdu. Ve geri çekildi. 

Ne kadar alev alev yanıyor olsa da, nefes nefese ve arzu girdaplarında savruluyor olsa da Daros da durdu. 

İkisi de nefes nefeseydi. İkisi de az önce ne olduğunu ve bunun biraz daha ilerlerse nereye gideceğinin fatrkındaydı. Gözleri kenetlendi. Gözler sözlerden çok daha anlamlıydı. Söyleyecek ne varsa gözleri zaten söylüyordu. Bu imkansızdı. Baia'nın sorumlulukları vardı. Daros buna saygı duymak zorundaydı. Daros'un buna hakkı yoktu. 

Daros son bir kez elini uzattı. Eliyle Baia'nın yanağına dokundu. Baia elini yanağına götürüp yanağını okşayan eli okşadı. İkisinin gözlerinden de yaşlar aktı ama en çok yürekleri ağladı o anda... 

"Gitmeliyim," dedi Baia. Yavaşça döndü. Hala derin derin soluyup sessizce gözyaşı dökerken hıçkırıklarını zor tutyordu.. 

Daros sadece bir kısa an durdu ve onun arkasından baktı. Bu çok acı vericiydi. Buna dayanamadı. Arkasını döndü ve koşarak bahçe duvarına ulaştı. Bir sıçrayışta diğer taraf geçip gözden kayboldu... 

Baba Vorian saklandığı karanlık pencerenin gerisinde derin bir nefes alırken yumruğunu sıktı. Gençlerin acısını taa içinde duyuyordu. 

Bir kaç dakika soluklanıp üstünü başını düzeltti Baia. Bir bardak su içip yüzünü yıkadı. Sonra odasına çıkmak için salon kapısının önünden geçerken sesi duydu. 

"Kızım," diye sevgi ve şefkatle seslendi Yaşlı Baba. 
Baia babasını görünce hem şaşırdı hem de gülümsedi. Durdu ve ne söyleyeceğini bekledi. 
"Halkımız için kızım," diye boğazı düğümlenerek güç bela konuştu Vorian. 
Baia gülümsedi ve anlayışla, cesaretle başını salladı. Ses tonunda anlayış ve sert bir kararlılık vardı. 
"Halkımız için Baba. Bütün sevdiklerim için." 
Kız gülümsedi. Babasına hızlıca koşup sarıldı. Yanaklarından öptü ve sonra hızlıca koşturarak odasına çıktı. 
Vorian kızı giderken oracıkta durdu ve sadece omuzları hıçkırıklarıyla sarsılarak ağladı. Uzunca bir süre ağladı. Yaşlı cesur asker gözlerinde yaş kalmayıncaya ve bitkinlikten yere yığılıncaya kadar ağladı... 

Gökte ay kan kızılı rengine bulanmıştı. Tek tük bulutlar havada uçuşuyordu ve onlar da ayın kan kırmızı rengiyle kıpkırmızı yıkanmıştı. Yıldızların ışıltısı bile kızıl tonlara kayıyordu. Gökyüzü kızıla çalıyordu. Bu gece Kızıl Dolunay Gecesiydi. Gölgeler bile kırmızıydı... 

Devasa ve derin bir krater-çanağın ortasından yükselen Kızıl Mızrak Şatosu bu kızıl gök altında çok daha uğursuz görünüyordu. Şato dikdörtgen dar bir blok halinde krater dibinden krater kenarı seviyesine doğru yükseliyordu. O seviyeyi biraz geçtikten sonra daha dar bir blok ve o dar bloğu dört kenarda destekleyen dört sütun blokla yükselmeye devam ediyordu. Bir noktadan sonra ise adının kaynağı olan tek bir ince sütuna dönüşüp göğe doğru bir mızrak gibi dimdik yükseliyordu. 

Krater kenarları seviyesinde inşa edilmiş büyülü bir köprü şatoya karadan ulaşmanın yegane yoluydu. Yegane yol buydu çünkü kraterin içi ölüm sisiyle doluydu. Yaşayan her şeyin kanını donduran uğursuz uğultuların yükseldiği bu kraterin, dehşetli sisin içine girmeye çalışanlar olmuştu. Geri dönen olmamıştı. 

Bu gece de sis uğulduyor ve tüyleri ürperten fısıltılarla konuşup arada kahkahalarla, arada çığlıklarla karışıyordu.. Sis uğursuz girdaplarla dönüp çalkalanıyor, dalgalanıyor ve sürekli yaşıyor hissi vererek dehşet yayıyordu. Uzun süre bu sise bakanlar içinde yüzler görüyor ve sisin çağrısını duyarak ya kaçıyor ya da sise yürüyordu. 

"Sise bakmayın! Hatırlayın! Sise bakmak yok!" diye emir verdi Subay. Yanında yüz elli kişilik muhafız bölüğü vardı. On Beş Kasaba'nın on beş temsilcisinin ve Bakire'nin muhafızlarıydı bunlar. Yanlarında on beş koca sandık dolusu hediye kumaş, gümüş, metaller, şarap, yiyecekler ve Efendinin talep ettiği diğer bitkiler-simya malzemeleri vardı. 

Meşalelerle kuşanmış atlı muhafızlar çevrede güvenlik tertibatı aldı. Kasaba temsilcileri, Bakire'nin arabası ve sandık taşıyan arabalarla kafile kraterin kenarında durmuştu. 

Bekleyiş çok sürmedi. Çevre temizdi. Sorun yoktu. 

Arabaların sürücüleri ve taşıyıcılar malzemeleri kraterin kenarındaki köprü başına indirmeye başlamıştı. Bu gece burada bulunanların büyük bölümü daha önce de bu geceyi burada yaşamıştı ve ne yapacaklarını, nasıl yapacaklarını gayet iyi biliyordular. Hepsi hemen süratle işe koyulmuştu. 

Köprübaşı ile Şato arasında, tam yarı yolda tek bir sütun-ayağın üzerinde geniş bir meydanlık vardı. Bakire'nin sunulacağı yer de burasıydı. Altı yüz metrelik uzun köprünün ortasındaki bu kırk metre çapındaki sütun başı şeklindeki meydanlıkta olacaktı her şey. Her iki taraftan bu meydana Efendinin sihirli emriyle uzayan köprü yolları olmadan, bu meydan da Şato gibi ulaşılmazdı. 

Havada serin ve tekinsiz bir meltem vardı. Kraterin içinden, sisten yükselen uğultular tüyleri diken diken ediyordu. Rüzgarda meşaleler çırıpınıyor ve mırıldanıyordu. Atlar huzursuzca kıpırdanırken kayalık zeminde nalların vuruşları gökgürültüsü gibi sesler çıkarıyordu. Herkes gergindi, herkes sinirli ve huzursuzdu. Tecrübeli yaşlı muhafızlar bile kendi gerginliklerini zor maskeleyebiliyordu ve yüz siperlikli miğferler çok yardımcı oluyordu. 

Köprübaşındaki çıkıntılı alana yığılan sandıklardan sonra on beş kasabanın pelerinli ve kukuletalı temsilcileri ve onbeş şeref muhafızı da sandıkların arkasında yerlerini aldı. En sonunda da Bakire ve biri yaşlı diğeri genç iki nedimesi geldi. 

Onlar yerlerini aldığı anda üzerinde durdukları köprübaşı çıkıntısı yavaşça hareket etmeye başladı. İlk andaki hafif irkilmeler ve bir iki şaşkın, telaşlı yüksek nefesin ardından herkes olabildiğince sakinleşti. Bu durumu yolda zaten konuşmuştular ve neler olacağı tekrar tekrar yeni gelenlere de ezberletene kadar defalarca anlatılmıştı. 

Temsilcilerin sözcüsü olan yarı-elf Erbrom yaşlı ve tecrübeliydi. İşini şansa bırakmadan bir kızıl dolunayı daha mümkün olduğunca sorunsuz atlatmak istiyordu. Bu zaten pis bir işti ve 120 yıldır bu işte görev alıyor olması da bunu hiç kolaylaştırmıyordu. Kırkıncı kez buradaydı. Kırk Bakire teslim edilirken o buradaydı ve bundan da hiç gurur duymuyordu. 

Köprünün bu ucu ortaya doğru ilerlerken diğer uçta hiç hareket yoktu. Şato kızıl dolunayın ışığında en tepedeki altın rengi bir ışık haricinde ölüm gibi karanlık ve sessiz duruyordu. 

Köprübaşı çıkıntısı ortadaki terasa ulaştığında köprünün bir yarısı kurulmuştu. Diğer yarısı hala yoktu. Hemen taşıyıcılar sandıkları terasın ortasına düzgün bir biçimde yerleştirmeye başladılar. Muhafızlar ve Temsilciler öne çıkıp sandıkların duracağı yerin gerisinde yerlerini aldılar. Onların da arkasında Bakire Baia ve iki nedimesi vardı. Bakire Baia beyaz bir ipek cüppe ve beyaz pelerin giyiyordu. Beyaz bir kukuleta ile başı örtülüydü. Yüzünde beyaz tül bir peçe vardı. Eşlikçileri aynı kılığın siyahını giyiyordu. 

Rüzgarın ve kraterin uğuldayan sesleri yanında sadece ağır sandıkların taşınma ve yerleştirilme sesi vardı. Kimse konuşmuyor, kimse ses çıkarmıyor hatta kimse kımıldamıyor ve nefes bile almıyordu. Kızıl Dolunay'ı bilmek ve kabullenmek başka idi burada olup bu kraterin üzerinde, Şato'nun önünde beklemek bambaşka bir şey idi. Muhafızların sinirli elleri bellerindeki kılıçların kabzalarında sımsıkı sıkılı duruyordu. Temsilciler gerginlik içindeydi. Tecrübe bir yalandı, çoğu titriyordu. 

Birden Şato'nun tarafından bir ses duyuldu. Kocaman, dar ve yüksek kapılar açılırken uğursuz haykırışlar gibi gaçırtılı sesler kraterden yankılandı. Bu ses yankılanırken kraterden selam gibi yüksek perdeden bir uğultu yükseldi ve sonra alçalıp eski haline döndü.. 

Karşıdan gelen gurubu her an daha iyi görüyordular. Köprünün Şato tarafı çok ama çok daha hızlı bir biçimde ortaya yaklaşıyordu. 

Beş metreyi aşan boyu ile Golem, efendisinin sağ yanındaydı. 

Efendi'nin sol yanında iblis evcili, Sarışın ve büyüleyici bir dişi formunda, mavi zarif bir elbise içinde duruyordu. İblis olduğunun tek işareti alnından çıkan ve başının iki yanında birer turla kıvrıkça dönen iki sivri boynuzuydu. 

Onun gerisinde kızıl saçlı bir dişi vampir vardı. Yeşil ve çok gözalıcı bir elbisenin içinde çarpıcı, taze bir güzelliği vardı. Bu dişinin Efendi Smir'e ilk sunulan Bakire olduğuna dair söylentileri Temsilciler ne doğrulamış ne de yalanlamıştı. 

Diğer tarafta en geride bir iskelet büyücü vardı. İskelet çağırma büyüsü ile meydana getirilen bu hizmetkarın türü daha önce On Beş Kasaba çevresinde pek çok defa görülmüştü. Bunlar komutanlardı. Zombi ve iskelet ordusunu yöneten subaylar bu büyücülerdi. Tek bir emirleriyle hiçliğin içinde iskelet bölükleri çağırabildiklerini bu muhafızların çoğu kendi gözleriyle görmüştü. Kasabaları koruyan ilk savunma hattı bunlardı ve çoğu zaman başkasına da gerek kalmazdı. 

Fırtınalı bir hızla gurup yaklaşırken ve köprü tamamlanırken Erbrom'un gözleri en çok Smir'in üzerindeydi. 

Smir yine döküntü kılığına benzer bir kılık içerisindeydi. Önü açık cüppesi çıplak göğsünü ve yara izleriyle desenlenmiş korkunç bedenini gözler önüne seriyordu. Pantolonu beline bir zincir kemerle bağlıydı. Ayakları çıplaktı. Üzerinde bunların dışında sadece yüzüğü, pandantifi ve hançeri vardı. 

Duruşu sanki her Kızıl Dolunay'da daha bir iblisleşiyor gibi geldi Erbrom'a.. Öyle miydi yoksa değil miydi bilmiyordu. Belki de ona bakınca kendisini görüyordu Smir'de.. 

Smir öne çıktı ve onunla beraber Erbrom da törensel biçimde öne çıktı. Söz konusu Smir olduğunda son 200 yıla yakın süredir kemikleşmiş bir düzen, yerleşmiş kuralları olan bir tören mevcuttu. Hiç dile getirilmemiş biçimde, Baş Temsilci ve Efendi arasında kelimesi kelimesine aynı diyaloglar her Kızıl Dolunay'da yineleniyordu. Bu hem çok rahatlatıcı hem de çok rahatsız ediciydi. 

"Selam sana, Efendi," diyerek selamladı Erbrom. Yaşlı boynunu eğdi. Bu gerçekten bir boyun eğişti ve Smir de bunun farkındaydı. 

Gülümsedi Efendi. Umurunda olduğundan değil ama yaşlı adamın bu durumdan hala büyük bir rahatsızlık duymasından etkileniyordu. Yıllardır bu rahatsız edici görevdeydi ve alışmamıştı. Hala acı çekiyordu. Belki de her defasında daha fazla. 

"Selam, On Beş Kasaba Temsilcileri. Selam, Erbrom," diyerek sonunda fazladan bir selam ve daha önce hiç söylemediği Baş Temsilcinin adını dile getirdiğini farketti Smir. Bir değişiklik yapmıştı.. Hem de farkında olmadan. Pek önemsemedi ama ilginç buldu bunu. 

Erbrom önemsedi. Bundan güç aldı. Efendiye kalıplaşmış sınırların ötesinde biraz daha yaklaşabilmek için belki de... Belki de.. İçindeki en çılgın beklentileri için bir olabilirlik aramaya yaklaşabilmek için... O da farkında olmadan törensel repliklerinin dışına çıktığını gördüğünde hafifçe titredi. Korktu. 
"Teşekkürlerimizi kabul et Efendi. İki gece önce gökte kıyamet koparken, On Beş Kasabayı yokoluştan kurtardın." 

Bu durum aslında tam öyle olmasa da Smir açıklama zahmetine girmek istemedi. Kıyamet Smir için gelmişti ve Kasabalarla alakası yoktu.. Şey aslında bir bakıma vardı ama... Neyse.. Çok düşünmedi. 
"Kasabalar Anlaşmaya hep uydu. Ben de üzerime düşeni yerine getirdim. Bir taraf aksini ilan edene dek Anlaşma bakidir." 

Erbrom başını eğerek selamladı. Bu doğru zaman değildi. Bu sözler açıkça bunu söylüyordu. Smir onun yolunu kapatmıştı. Erbrom'un en çılgın beklentisi için zaman erkendi. 
"Sana sunuyoruz! Hediyelerimiz. Ve Kızıl Dolunay Adağımız. Bakire. Adı Baia," diyerek sundu Erbrom. Kenara çekilirken Bakire ve iki nedimesi öne çıkıyordu. 

Sonunda Bakire Smir'in birkaç metre önündeydi. Smir işaret etti ve Biber öne çıktı. 

Smir'in işaretiyle aynı anda iki nedime de hareketlenmiş ve Bakireyi soymaya başlamıştı. 

Önce kukuleta çıkartıldı. Güzel kahverengi saçlar kızıl ay ışığında kıpkırmızı ışıldayan beyaz pelerinin üzerine döküldü. Sonra pelerin çıkartıldı ve ince ipek giyinmiş mükemmel silüet gözler önüne serildi. Ay ışığında bu ince kumaş sakladığından daha fazlasını süsleyerek göz önüne çıkartıyordu. 

Rüzgar esti ve kasabalıların tarafından Şato'ya doğru kokuları taşıdı.. Korkunun kokusu, terin kokusu, heyecanın kokusu ve... Tatlı gençliğin en güzel, en el değmemiş kokusu... Smir bu kokuyu içine çekerken dudaklarını yılan diliyle şehvetle yaladı. 

Erbrom'un içi sızladı. 

Onun yüzündeki ifadeyi ucundan yakalayan Smir'in her şeyi gören kör gözü ışıldadı. Smir şeytanca bir keyifle pis pis sırıttı. 

Nedimeler cüppenin ön bağlarını gevşettiler ve iki yandan yardımcı olarak cüppeyi yavaşça Baia'nın ayak bileklerine indirdiler. Cüppenin altında bir şey giymiyordu Bakire. Smir bir kez daha dudağını yaladı. 

Yaşlı nedime elini uzattı ve usulca peçeyi çıkardı. Bu kadardı. Baia orada çırılçıplak duruyordu. 

Smir beğeniyle gülümsedi. Muhteşem, taze, masum ve el değmemiş. 

Biber öne çıktı ve gizlemediği şehvetli gülümsemesiyle törensel biçimde Baia'yı santim santim inceledi. Çevresinde bir tur yavaşça döndü ve sonra önünde durup eğildi. İki nedime ellerini Baia'nın en kıymetli, en el değmemiş mücevherine doğru uzattı. Baia'nın bacakarasına uzandılar ve dişiliğinin dudaklarını törensel biçimde araladılar. 

Biber dudaklarını yalayarak iyice eğildi, yakından baktı ve onun bakire olduğunu gördü. Gözleri şeytance biçimde ışıldadı. Yüzünde müstehcen bir gülümseme yayıldı. 
"Bakire, Efendimiz" diyerek saygıyla, törensel biçimde konuştu ve geri çekildi. 

Diğer iki nedime de geri çekildi ve ortada sadece çırılçıplak halede Baia kaldı. Başı önünde, gözleri kabullenmiş ve itaatkar biçimde kızıl dolunayın altında duruyordu genç kız. 

Smir öne çıktı. Yavaşça yürüyerek Bakire'nin etrafında bir tur attı. Onu tepeden tırnağa süzdü. Ne kadar da tazeydi, ne kadar da mükemmeldi. Kıvrımları ne kadar kırılgan ve ne kadar baştan çıkartıcıydı. Her şeyiyle mükemmeldi. İçinde büyüyen heyecanı ve vücudunun tepkilerini sert bir emirle kontrol altına aldı gölgeörücü. 

Kızın önünde durdu ve onun gözlerinin içine baktı. Korkuyu gördü. 

Korkudan fazlası vardı orada. Kabullenmişlik vardı. Ama bu kabullenmişlik çaresizlikten ziyade fedakarlıktandı. Orada cesaret de gördü. Bu pek sık gördüğü bir şey değildi. Merak ve korkuyu kol kola gördü. Bu ne tatlı bir karışımdı. Smir sabırsızlandı. Kasabalıların hakkını verdi Smir. Kızlarını çok iyi yetiştiryordular ve bunun kanıtlarını geçen senelerde pek çok defa görmüştü. İçinde saygı kırıntıları duydu. 

Smir sonunda törensel ses tonuyla Baia'ya yüksek sesle sordu. 

"Beni efendin olarak kabul ediyor musun?" 
"Evet. Efendim," diye titreyen ama kontrollü sesiyle cevapladı Bakire. 
"Senden istediğim her şeyi sorgulamadan yapacağına söz veriyor musun?" 
"Evet, Efendim," diye bu defa daha cesurca cevap verdi genç kız. 
"Seni alıyorum," diyerek kıza ilan ederken eliyle çenesini kaldırdı ve kızın gözlerinin içine, ışıldayan korkunç gözleriyle baktı Smir. 
Baia irkildi. Nefesi tekledi bir an için. Yine de kendine hakim oldu ve toparlandı. 
"Onu alıyorum!" diyerek töreni bitiren son sözleriyle Erbrom'a döndü Smir. 

Anlaşmanın bir üç yıl boyunca daha yürürlükte olduğunu ve On Beş Kasaba'nın bir sonraki kızıl dolunaya kadar korumasında olduğunu ilan etmişti böylece. 

Erbrom'un bir şey söylemesine fırsat kalmadan bir anda yan taraftan bir hareketlilik ortalığı karıştırdı!! 

"Bu doğru değil!! Bu doğru değil!! Bu DOĞRU DEĞİL!! Kötülüğe karşı gel!!! 

Elinde ışıldayan tılsımlı bir kılıçla, Baia ile Smir'in arasına doğru öne çıkmakta olan muhafızın sesi Daros idi. Daros bu muhafızların arasına nasıl olduysa sızmıştı!! 

Baia'nın ve Erbrom'un sesleri aynı anda haykırdı! 
"Daros!!' Hayır!!!" diye dehşetle, sevdiği için, sevdikleri için korkuyla bağırıyordu Baia. Ne kadar yoğun, ne kadar çok şey taşıyan bir seslenişti bu. Gözleri her şeyi anlatıyordu Smir'e. Gölgerörücünün bir an bakması yetmişti. 
"Daros! Seni aptal! Her şeyi mahfedeceksin genç aşık! Dur! Durdurun onu! Yüzbaşı!" diye panikle bağırıyordu Erbrom. 

Smir seslerdeki gerçeği duydu. Genç ve saf bir delikanlının aşkıyla yüzleşiyordu. Daha korkunç bir düşman düşünemiyordu aslında. Bu kadar saf, bu kadar güçlü ve bu kadar aptal daha başka bir şey yoktu. 

Baia'yı son gördüğü gece, o bahçeden koşarak kaçtıktan sonra Daros doğruca tapınağa gitmişti. Daros sabaha kadar kasabadaki tapınakta tanrılara ağlayarak dua etmiş ve yol göstermeleri için yalvarmıştı. 

Güneş ilk ışıklarıyla yukarı yükselmeye başlarken, bütün gece ibadet ve düşünceler fırtınasında boğuşmuş genç aşık kararlılıkla doğrulmuştu. Bu artık sadece aşk meselesi değildi. Bu iyilik ve kötülükle de ilgiliydi. Güneş sabah göğüne yükselirken "Hatırla..." diye alıntı yaptı Daros. "Kötülüğe karşı gelmeyi, ve çeliği." Kötülükbelası Azes'in; Savaşçı Tanrı Azes'in öğretilerindendi bu sözler. Sabahın ilk gün ışında, tapınağın mihrabında dua ederken gözüne vuran parıltıya başını kaldırdığında, ilk gördüğü vitraylı camda yazılıydı bu sözler. Daros kararını o anda vermişti. 

Ata yadigarı aile kılıcını almaya o anda karar vermişti. Aileye demircilik sanatının eski sırlarını yüz elli yıl önce öğreten, dost cüce demircisi Khalon Şafakbekçisi'nin dövdüğü kılıçtı bu; Gümüşkıvılcım. Kötülüğe karşı duracaktı. Bütün varlığıyla. 

Daros burada kötülüğe karşı duruyordu. Bu iblise her kızıl dolunayda bir kurban vererek onursuzca yaşamaya bir son verecekti. Buna bir son verecekti! 

Genç adamın ruhu gerçekten temiz ve saftı. İnanç ve iyilikle doluydu. Kılıcı keskin, bileği güçlü, kalbi cesurdu. İleriye atılırken içinde ilahi ezgiler şakıyor ve içinden yükselen güç kılıcın akışık tılsımıyla karışıp daha da büyüyordu. Bu bir tezahür anıydı! İlahi bir andı! Sık yaşanan bir şey değildi ama bazen bir paladinin; bir ermiş savaşçının, güçleri eğitimle değil kavganın ateşinde ortaya çıkardı. Burada ve şimdi olan buydu. 

Bir elinde ışıldayan, ak alevlerle yana kılıcı diğer elinde kasabasının nişanını taşıyan kalkanı ile Daros öne atıldı. Smir buna hazırlıksız değildi. Hem de hiç hazırlıksız değildi. Küçümsemedi ama elini kaldırmaya tenezzül de etmedi. En azından ilk anda. Buna o an için gerek yoktu. 

Golem Kael, Efendisinin yanında görünmez kalkanı ile yerini aldığında diğer yandan Biber insan görünüşünü bir yana bırakıp savaş zırhları içindeki kılıçlı ve kamçılı haliyle konumlanıyordu. Ama bunlardan önce.. Daha önce görünmez ve dokunulmaz olanlar Smir ile Daros arasında görünür olup maddeleşiyordu. Ellerinde kocaman, enli siyah kılıçlar ve kara kule kalkanlar taşıyan onbeş iskelet savaşçı. Daros durmak ve bunlarla yüzleşmek zorunda kalmıştı. Kavganın ateşi etrafı sararken şaşkınlık ve dehşet içindeki Kasaba muhafızları ne yapacaklarını bilemez haldeydiler... 

Genç adamın içindeki ateş çok etkileyiciydi. Cesurca ve içinden yükselen ilahi ezgilerden güç alarak kararlı bir biçimde bindirdi iskelet saflarına. Kılıcının her vuruşunda beyaz şimşekler iskeletlerin kalkanlarından ve kılıçların sıçrayıp zincirleme biçimde birden fazla hedefi yaralıyordu. 

Smir durdu ve şaşkınlıkla izledi. Sesi eğlence ve sitemle, alayla Erbrom'a yöneldi. Bakışlarında yapmacık bir öfke, alay ve sitem vardı. Soruyordu. 
"Kızıl Dolunay gecesinde kapıma bir paladin mi getirdin, Erbrom? Bu nasıl bir şaka böyle? Senin anlaşma anlayışın bu mu?" 
Erbrom şoktan çabuk çıkmıştı. 
"Efendi Smir! Anlamalısınız! Gençlik! Aşk! Lütfen acıyın Efendim!" 

Smir güldü. Şeytanca bir gülüştü bu. Gerçekten eğlenmeye bile başlıyordu ama Biber'in paladine arkadan yaklaşmakta olduğunu görüyordu. Eğlence kısa sürecekti. 

Daros yaklaşanı sırtından hissetti. O yana kalkanlı sol tarafıyla yarım bir dönüş yaptı ve haykırarak içinden yükselen ezgiye karşılık verdi. Tamamen içindeki ezginin yönlendirmesiyle daha önce hiç kullanmadığı ermiş güçlerini kullanıyordu! 
Kalkanından bir ışık çaktı ve bir ışık diski havada şimşek gibi süratle yol alıp sukubusu vurdu. Öldürücü bir vuruş değildi ama sukubus bu darbeyle gümüş alevlere bulanıp geçici olarak Aradiyar ile varoluş düzlemi arasında hapis kalmıştı. 

Smir işte buna "olmayan kaşını" kaldırdı. Havadaki ilahi ezgilerin yükselen tonunu duyabiliyordu. Bu genç aygırda gerçekten içsel bir güç vardı ama Smir'in bunun sınırlarını öğrenmeye niyeti yoktu. Savaş alanı tezahürlerinin nerelere gidebileceğinin ilk elden tecrübesine sahipti. Bu ritmi bozmak ve süratle onu durdurmak zorundaydı. 

Kael'e sesleneceği anda Baia gözyaşlarıyla ayaklarına kapanmıştı. Gözleri gerçekten yaşlıydı ve yalvarıyordu. 
"Lütfen, merhamet Efendim" diye yalvaran gözler varken sözlere gerek yoktu aslında. Smir içindeki bütün şeytanlığı bu gözlerin karşısında yardıma çağırırken iblisçe gülümsedi.. 
"Elbette.." diye gülerek mırıldandı. 
"Kael, durdur bu gösteriyi." 

Golem tek kelime etmeden itaatle öne çıktı. Ne istendiğini efendisinin zihin emriyle tam olarak biliyordu. 

İskelet savaşçılardan geriye sadece iki tane kalmıştı ve onlar da düşmek üzereydi. 

Kael birkaç adım sonra durdu ve elinden küçük bir taş fırlattı. Taş yuvarlanıp Daros'un ayaklarının dibine konarken iskeletler bir anda siyah dumana dönüşüp dağıldılar ve kayboldular. 

Aynı anda Daros'un içindeki müzik de sustu. Bütün o ilahi melodinin sesi bir anda kesilmişti ve şimdi ortada ölümcül bir sessizlik vardı. Nefes nefese solurken kendine geldi ve beklemeden Smir'e doğru hamle etti Daros. Ne olduğunu bilmiyordu ama Smir bu kadar yakınken ne yapmak istediğinin fakındaydı. Bir şu golemi aşabilirse... 

Kael'den kaçamadı. Kael kocamadı ve ellerinin uzanabildiği alan çok genişti. Gümüşkıvılcım kaç kere vurduysa da fayda etmedi ve Kael'in elleri rahatça Daros'u yakalayıp kıskıvrak sardı. Bu kadar acımasız bir güçle sıkılırken ve nefesi kesilirken kılıcı daha fazla elinde tutamazdı. Gözleri kararırken daha fazla dayanamadı Daros. Kılıç elinden kayarak düştü. 

Antibüyü. Büyülerin ve büyücülerin dünyasında daha fazla korku, dehşet ve tiksinti uyandıran pek az şey vardır. Çok az kişinin doğası hakkında çok kısıtlı bilgi sahibi olduğu bir kavramdı bu. Bu bir kavramın ötesinde acı bir gerçekti. Antibüyü içeren nesneler belli alanda, belli sürelerle bütün büyüyü etkisizleştirebilen doğaları ile son derece ilginçti. Bu durum pek çok kahramanın kurtuluşu ve pek çok büyücünün sonu olurken burada olaylara süratle son vermek için Smir tarafından kullanılmıştı. 

Günbatımı yürüdü ve Kael'in yanına geldi. Antibüyü kristaliyle kaynaşmış taç parçasına tiksintiyle baktı. Ayağıyla bir tekme attı ve taş köprüden aşağıya uçtu. Taş uzaklaşırken iki yaralı iskelet tekrar siyah dumanlarla birlikte maddeleşip geri geldi. Büyük ihtimalle Daros'un güçleri de geri gelmişti ama onun adına ne yazık ki o şu anda baygındı. 

"Onu yanımıza alıyoruz," diye kararlılıkla konuştu Smir. Erbrom'un yüzündeki ifadeyi gördüğünde bu durumun Anlaşma üzerindeki etkilerini düşündü. "Bunu ben istemedim Erbrom," diye konuştu Smir. Adını yine kullanmıştı. Bu gece neler oluyordu burada. Bu insanlara fazla yaklaşmaya başlamıştı. Bunda Şeker'in ve Baharat'ın payı olduğu ilk aklına gelen düşünceydi. Bu çok rahatsız ediciydi. 
"Efendim, o çok genç ve aptal. Öğrenecek. Merhamet lütfen," diye gerçekten yalvardı ve bu yıllar boyunca bir ölçüye kadar da olsa koruyabildiği son onurunu, gururunun son kırıntılarını bir kenara bırakıp diz çöktü Yaşlı Sözcü. 
Smir önünde diz çöken çıplak bakireye ve bütün onurunu ayaklar altına atan sözcüye baktı. Hem güçlü hem de mutlu hissetti. Hem de pislik gibi. Sonra da şeytanca gülümserken konuştu. "Pekala. Yaşayacak. Ve serbest bırakılacak. Ama sadece iyi bir ders aldıktan sonra. İki gece sonra buraya gel ve genç aygırı alıp buradan götür Erbrom. Ama uyarıyorum. Ondan sonra bir kez daha karşıma çıkacak olursa, aygırın hayatının sorumluluğunu kabul etmeyeceğim." 

Ne yaşlı sözcü ne de bakire bir şey diyebildi bunun üzerine.. Söyleyecek ne kalmıştı ki.. Gece darmadağın olmuştu. Herkes şaşkın, yorgun, bitkin ve kafası karışık bir haldeydi. 

"Gidin!" diye emretti Smir. Sonra arkasını dönüp Şato'ya doğru yavaşça yürümeye başladı. Günbatımı nazikçe gözyaşlarına boğulmuş Bakireyi beyaz cüppesiyle giydirdi ve korumacı biçimde yanına aldı. 
"Aygır ne olacak, efendimiz?" diye hevesle soran biraz sopa yemiş, biraz kızgın ama çokça da hevesli olan Biber idi. Yüzünde yaramaz ve intikamcı bir gülümseme vardı. 

"Zindana götür Biber. Oyun yok, eğlence yok. Uzak duracaksın." 
Biber somurtmaya başlamıştı. 
"Nasıl isterseniz, Efendimiz," diye mutsuzca konuştu sukubus. 
"Biber, ciddiyim," diye üstüne basarak ve dönüp sert bir bakış atarak söylemek zorunda kaldı Smir. Biber şimdi ciddi olduğunu anlamıştı. Cidden somurttu. 
"Peki Smir," diyerek cidden itaat etti bu defa. Smir öyle baktığında şakası yoktu. Daha önce bunu denemişti ve bir kez daha denemeye niyeti yoktu... En azından bu aygır için. Buna değmezdi. 

Köprü sihirli ve süratli bir biçimde geriye çeklirken bir yandan da üzerinde bulundukları zemini eflatun renkte bir sis sardı ve köprünün çekilme hızından daha hızlı bir biçimde sisin üzerinde süzülerek ilerlemeye başladılar. 

Karşılarında koca kapılar açıldı ve Baia gözünde silmeye çalıştığı yaşlarla, cesur durmaya çalışarak Kızıl Mızrak Şatosu'nun karanlığına adım attı. Burada hayatı son bulacaktı. Halkı ve sevdikleri için kurban olduğunu bilmek bir parça rahatlatıyordu onu. Ama hala içinde Daros için duyduğu endişe ağır basıyordu... Ona ne olacaktı. Efendi sözünü tutacak mıydı? Tutmak zorundaydı. Şimdiye kadar Anlaşmaya hep uymamış mıydı? Ama şimdiye kadar hiç böyle bir olay olduğu, Efendiye saldırıldığı görülmüş duyulmş değildi.. 

Bu kadarı çok fazlaydı. Çok fazla heyecan ve çok fazla korku, çok fazla endişe vardı. Bu kadar sorunun ağırlığı kaldırabildiğinden çok fazlaydı. Gözleri karardı ve bilincini yitirdi. Karanlık Şatonun içine girerken bilinci de karardı. 

Şansına Günbatımı hemen yanıbaşındaydı ve daha ilk belirtiyle beraber bayıllmakta olan kızı kollarına alıyordu. Günbatımı gülümsedi. İlk gecesinde yaşadığı korkuları düşündü. Bütün bu olanlara bakınca Baia iyi bile dayanmıştı. 
Yanına yanaşan Biber kulağına fısıldadı. 
"Ne kadar da tatlı. Çok hoş. Işıltılı. Fark ettin mi?" 
"Evet Biber. Tıpkı günışığı gibi." 
Başını onaylayarak salladı Biber. 
"Günışığı gibi." 
**
-Devamı bir iki gün içinde geliyor- 
Hani olur da öyküyle ilgili yazara iki çift laf etmek isterseniz (eleştiri-yorum) ve bunu herkese açıkça yapmak istemezseniz: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir  

Son Güncelleme: Cumartesi, 03 Eylül 2011 18:02

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Destan Romanlar

İKİZ KARDEŞLER
Özbek Türklerinin Erali Şirali Destanı, 110 Sayfa
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL  

Sitemiz Facebookta

Joomla Templates and Joomla Extensions by ZooTemplate.Com

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün7046
mod_vvisit_counterDün7806
mod_vvisit_counterBu Hafta7046
mod_vvisit_counterGeçen Hafta76275
mod_vvisit_counterBu Ay24358
mod_vvisit_counterGeçen Ay249271
mod_vvisit_counterToplam20143007

Şimdi: 84 misafir var.
IP: 3.231.25.104